Bilim mi Konuştu, Yoksa Aktivizm mi Baskın Geldi?
Bilim mi Konuştu, Yoksa Aktivizm mi Baskın Geldi?
“DSM eşcinselliği hastalık olmaktan çıkardı” cümlesi bugün çoğu zaman tartışmayı bitiren bir kalkan gibi kullanılıyor. Bu ifade söylendiğinde, sanki bilim son sözünü söylemiş, itiraz etmek artık cehaletmiş gibi bir hava oluşuyor. Oysa işin arka planına bakıldığında, bu kararın saf ve tarafsız bir bilimsel uzlaşıyla alındığını söylemek oldukça zor.
1970’li yıllar, sadece psikiyatri alanında değil, tüm dünyada yoğun ideolojik ve toplumsal hareketlerin yükseldiği bir dönemdi. Bu süreçte LGBT aktivizmi, özellikle Amerika’da üniversiteler, meslek örgütleri ve medya üzerinde ciddi bir baskı kurdu. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin (APA) toplantıları protesto edildi, kongreler basıldı, yöneticiler açıkça hedef alındı. Bilimsel tartışmalar, sakin akademik zeminlerde değil; sokak baskısı ve politik talepler eşliğinde yürütüldü.
Daha da önemlisi şu: Eşcinselliğin DSM’den çıkarılması, “artık nedenini çözdük” denilerek yapılmadı. Yeni bir biyolojik mekanizma keşfedilmedi, test edilebilir ve tekrarlanabilir net bir bilimsel model ortaya konmadı. Aksine, “zarar veriyor mu, damgalıyor mu?” gibi etik ve toplumsal sorular merkeze alındı. Yani mesele, bilimsel doğruluktan çok politik ve ideolojik hassasiyetler üzerinden ele alındı.
Bu noktada şunu açıkça söylemek gerekir: Aktivizm, bilimin alanına girdiğinde bilim susar. Çünkü bilim, baskıyla değil; sorgulamayla, eleştiriyle ve zamanla ilerler. Bir konunun konuşulamaz hâle gelmesi, ona dair soru soranın “etik dışı” ya da “gerici” ilan edilmesi, bilimsel özgürlüğün değil ideolojik tahakkümün göstergesidir.
Bugün geldiğimiz noktada, DSM kararı hâlâ mutlak bir bilimsel gerçek gibi sunuluyor. Oysa bu karar; bilimin değil, aktivizmin sınırlarını zorladığı, kurumları köşeye sıkıştırdığı bir dönemin ürünüdür. Bunu hatırlamak, insanı ya da insan onurunu küçümsemek değildir. Tam tersine, bilimin ideolojiden bağımsız kalması gerektiğini savunmaktır.
Gerçek bilim, sloganlarla değil; açık tartışmayla ayakta durur. Tartışmayı yasaklayan her yaklaşım, ister sağdan ister soldan gelsin, bilime değil güce dayanır. Bu yüzden “DSM böyle dedi” demek yerine, “DSM bu kararı hangi şartlarda aldı?” sorusunu sormak hâlâ meşru, hâlâ gerekli ve hâlâ cesaret isteyen bir duruştur.
DSM Nedir? Bilimsel Bir Rehber mi, Kurumsal Bir Sınıflandırma Aracı mı?
DSM, yani Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayımlanan bir tanı sınıflandırma rehberidir. Ne var ki Türkiye’de ve dünyada bu kitap çoğu zaman olması gerekenden çok daha büyük bir anlamla sunulur. “DSM böyle diyor” cümlesi, sanki tartışmayı bitiren son sözmüş gibi kullanılır. Oysa DSM, bilimin kendisi değil; kurumsal bir düzenleme metnidir.
Önce şu gerçeği netleştirelim: DSM bir kuram kitabı değildir. Ruhsal sorunların neden ortaya çıktığını açıklamaz, insanın gelişim sürecini, aile bağlarını, çocukluk yaşantılarını ya da psikodinamik etkenleri derinlemesine ele almaz. Sadece belirli davranış ve belirtileri yan yana koyar ve “bu kümeye giriyorsa bu başlık altında sınıflandırılır” der. Yani DSM, “hakikat” üretmez; etiketleme ve sınıflandırma yapar.
Asıl sorun da burada başlar. DSM, yıllar içinde defalarca değiştirilmiştir. DSM-I’den DSM-5’e kadar yapılan revizyonlar, yalnızca bilimsel verilerin doğal sonucu değildir. Bu değişiklikler; komisyon kararları, mesleki pazarlıklar, kurumsal çıkarlar ve özellikle bazı dönemlerde aktivist baskılar eşliğinde şekillenmiştir. Bu durum artık gizli saklı bir gerçek değil; aksine tarihsel belgelerle ortadadır.
Buna rağmen DSM, kamuoyuna çoğu zaman “bilim kesin konuştu” diliyle sunulmaktadır. Oysa bir sınıflandırma kitabının değişmesi, bilimsel bir keşif yapıldığı anlamına gelmez. Bazen sadece kelimeler değiştirilir, bazen başlıklar yer değiştirir, bazen de tartışmalar yönetilmeye çalışılır. Bilimsel belirsizlik ise tüm bu süreç boyunca varlığını sürdürür.
Özellikle LGBT aktivizmi söz konusu olduğunda DSM, uzun yıllardır ideolojik bir kalkan olarak kullanılmaktadır. Soru soran, eleştiren ya da temkinli yaklaşan herkes “bilime karşı olmakla” suçlanır. Oysa bilim, soru sormayı yasaklayan bir alan değildir. Tam tersine, bilimi susturan şey aktivizmdir. Bir konunun konuşulamaz hâle gelmesi, bilimsel değil politik bir durumdur.
Bu nedenle DSM’yi doğru yere koymak gerekir. DSM; klinisyenler için pratik bir rehber olabilir, ancak mutlak bir bilimsel otorite değildir. Onu kutsallaştırmak, insan ruhunun karmaşıklığını birkaç başlık ve kodla açıklayabileceğini sanmak büyük bir indirgemedir. Daha da önemlisi, DSM’yi ideolojik tartışmaları bastırmak için kullanmak, bilime değil güce dayanır.
Sonuç olarak şunu açıkça söylemek gerekir:
DSM değişebilir, değişmiştir ve değişmeye devam edecektir.
Bilimsel belirsizlik ise aynı anda var olmaya devam edebilir.
Bu gerçeği görmeden “DSM böyle dedi” diyerek konuşmayı kapatmak, bilim yapmak değil; kurumsal otoriteyi tekrar etmektir. Bilim, ancak sorgulanabildiği sürece bilimseldir.
WHO Nedir? Bilim Kurumu mu, Küresel Bir Yönetim Otoritesi mi?
World Health Organization (WHO – Dünya Sağlık Örgütü), 1948 yılında kurulmuş ve Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak çalışan uluslararası bir sağlık koordinasyon kurumudur. Temel görevi; dünya genelinde sağlık durumunu izlemek, salgın risklerini takip etmek, önleyici sağlık politikalarını teşvik etmek ve üye ülkelere teknik rehberlik sağlamaktır. Ancak WHO’nun sıkça zannedildiği gibi bireyler üzerinden tanı koyan ya da tedavi yöneten bir yapı olmadığı özellikle vurgulanmalıdır.
WHO, klinik bir otorite değildir. Bireysel vakalarla ilgilenmez, terapi süreçlerini belirlemez, psikolojik ya da psikiyatrik sorunların nedenlerine dair özgün kuramlar üretmez. Yetki alanı; halk sağlığı, epidemiyoloji, sağlık istatistikleri, küresel risk izleme ve ülkeler arası standartlaştırma ile sınırlıdır. Bu nedenle WHO’nun yayımladığı rehberler ve sınıflandırmalar, klinisyenler için “nasıl tedavi edelim?” sorusuna değil; devletler için “nasıl yönetelim, nasıl raporlayalım?” sorusuna cevap verir.
Ruh sağlığı alanında da durum farklı değildir. WHO, bireyin iç dünyasını, gelişim öyküsünü, aile bağlarını ya da psikodinamik süreçlerini açıklayan bilimsel modeller sunmaz. Amaç, ülkeler arasında ortak bir idari dil oluşturmak, verileri karşılaştırılabilir hâle getirmek ve sağlık politikalarını buna göre planlamaktır. Dolayısıyla WHO’nun tanımlamaları, çoğu zaman bilimsel bir “son söz” değil; istatistiksel, yönetsel ve politik ihtiyaçlara göre oluşturulmuş çerçevelerdir.
Burada kritik bir nokta daha vardır: WHO bir üniversite değildir, bağımsız bir araştırma enstitüsü de değildir. Kendi başına klinik deneyler yürütmez, sahadan özgün bilimsel keşifler üretmez. WHO’nun muhatapları bireyler ya da tekil hastalar değil;
– ulus devletler,
– sağlık bakanlıkları,
– uluslararası hukuk ve politika mekanizmalarıdır.
Bu nedenle WHO’dan çıkan metinler, doğası gereği politik uzlaşı metinleri taşır. Bilimsel literatür, uzman görüşleri ve epidemiyolojik veriler derlenir; ardından küresel ölçekte uygulanabilir idari kararlar üretilir. Bu, WHO’yu bilim dışı yapmaz; fakat bilimin kendisiyle eşitlemeyi de yanlış kılar.
Basitçe söylemek gerekirse:
Bilim, “Bu neden oluyor?” sorusunu sorar.
WHO ise, “Mevcut bilgilerle bunu dünyada nasıl yönetebiliriz?” sorusuna odaklanır.
Bu ayrım yapılmadığında ciddi bir sorun ortaya çıkar. WHO referansları, sanki tartışmayı bitiren mutlak bilimsel kanıtlarmış gibi kullanılır. Eleştiri susturulur, soru soranlar “bilime karşı” olmakla yaftalanır. Oysa burada savunulan şey bilim değil; kurumsal otoritedir.
WHO’nun ne olduğunu doğru tanımlamak, onu küçümsemek değil; tam tersine, yetki sınırlarını bilerek değerlendirmektir. Bilimi yöneten kurumlarla, bilimi üreten süreçleri birbirine karıştırdığınız anda, tartışma hakikatten çıkar ve otoriteye teslim olur. Bilim ise ancak sorgulanabildiği sürece bilimseldir.
ICD Nedir, Ne Değildir? Bilimsel Hakikat mi, Küresel Bir Kodlama Sistemi mi?
ICD (International Classification of Diseases – Uluslararası Hastalık Sınıflandırması), hastalıkların, sağlıkla ilişkili durumların ve ölüm nedenlerinin dünya genelinde aynı dil ile kayda geçirilmesini amaçlayan bir tanı ve kodlama sistemidir. Bu sistem, World Health Organization tarafından geliştirilir ve üye ülkelerde sağlık istatistiklerinin tutulması, epidemiyolojik izlem ve sağlık politikalarının planlanması için kullanılır.
Burada en başta yapılması gereken net bir ayrım vardır:
ICD bir klinik açıklama kitabı değildir.
Bir hekimin ya da psikoloğun “neden böyle oldu?” sorusuna cevap vermek için başvurduğu bilimsel bir kuram metni de değildir.
ICD’nin kapsamı oldukça geniştir. Sadece ruhsal başlıkları değil; kalp hastalıklarından enfeksiyonlara, kazalardan yaralanmalara kadar çok sayıda durumu içerir. Ancak bu genişlik, derinlik anlamına gelmez. ICD’nin yaptığı şey, durumları isimlendirmek ve kodlamaktır. Tanı koymaz, tedavi yönlendirmez, insanın biyolojik ya da psikolojik gelişimini açıklamaz.
Ruhsal başlıklar söz konusu olduğunda da durum değişmez. ICD, psikiyatrik değerlendirme için idari bir referans sunar; fakat ayrıntılı klinik formülasyon, psikodinamik çözümleme ya da gelişimsel model ortaya koymaz. Yani “kişide bu tablo neden gelişti, hangi aile dinamikleri etkili oldu, hangi yaşantılar süreci şekillendirdi?” gibi sorular ICD’nin ilgi alanı dışındadır.
ICD, tarih boyunca birçok kez revize edilmiştir: ICD-8, ICD-9, ICD-10 ve son olarak ICD-11. Bu değişiklikler yalnızca bilimsel bulgularla değil; uluslararası komisyon kararları, ülkeler arası uzlaşılar, sağlık politikaları ve hukuki ihtiyaçlarla şekillenmiştir. Bu nedenle ICD, evrensel bir referans sistemi olsa da değişmez bir bilimsel hakikat kitabı değildir. Belirli bir dönemin ve kurumsal bağlamın ürünüdür.
ICD’nin temel amacı oldukça nettir:
Bir ülkede konulan bir tanının, başka bir ülkede de aynı kodla ve aynı anlamda anlaşılmasını sağlamak.
Bu yönüyle küresel sağlık sistemleri için vazgeçilmezdir. Sigorta sistemleri, sağlık istatistikleri, hastalık yükü hesaplamaları ve uluslararası raporlamalar ICD olmadan yürütülemez.
Ancak tam da bu nedenle ICD’den olmaması gereken şeyler beklenmektedir.
ICD:
– Bir durumun neden ortaya çıktığını açıklamaz
– Gelişimsel ya da psikolojik süreçleri modellemez
– Klinik derinlik sunmaz
ICD, “Bu neden oluyor?” sorusunu sormaz.
ICD’nin sorduğu soru şudur:
“Bunu hangi başlık altında, hangi kodla kayda geçireceğiz?”
Bu ayrım yapılmadığında ciddi bir hata ortaya çıkar. ICD’de yapılan her değişiklik, sanki büyük bir bilimsel keşif yapılmış gibi sunulur. Oysa çoğu değişiklik, küresel sağlık sistemlerinin idari, hukuki ve yönetsel uyumunu sağlamak için yapılmaktadır. Bu da ICD’yi bilim dışı yapmaz; fakat onu bilimin kendisiyle eşitlemeyi açıkça yanlış kılar.
Sonuç olarak ICD’yi doğru yere koymak gerekir.
ICD, küresel sağlık yönetimi için gerekli bir araçtır.
Ama hakikatin kendisi değildir.
ICD’ye “son söz” muamelesi yapmak, bilimi değil; sistemi savunmak anlamına gelir. Bilim ise kodlarla değil, sorgulamayla ilerler.
Eşcinsel Hareketin İlk Yılları ve Alfred Kinsey’in Etkisi
Bilim mi Dayanak Oldu, Yoksa Bilim Araç mı Yapıldı?
Eşcinsel hareketin Amerika’da örgütlü hâle gelmesi 1950’li yıllara denk gelir. Bu dönemde kurulan Mattachine Society, modern hareketin ilk yapı taşlarından biri olarak görülür. O yılların şartlarını bugünden anlamak önemlidir: Eşcinsel ilişki hem toplumsal hem de hukuki açıdan suç sayılıyor, psikiyatri alanında ise bir bozukluk çerçevesinde ele alınıyordu. Aktivistlere göre asıl engel buydu. Toplumsal kabulün önünü açmak için önce “hastalık” etiketinin kalkması gerekiyordu.
Ama burada kritik bir sorun vardı: Bu iddiayı destekleyecek güçlü bilimsel kanıtlar yoktu. İşte tam bu noktada hareket, bilim üretmekten çok bilimi kullanmaya yöneldi. Aranan şey, “Bakın, bu çok yaygın” denilebilecek bir referanstı. Ve bu referans olarak Alfred Kinsey’in çalışmaları sahneye çıktı.
Kinsey, aslen bir psikiyatrist ya da klinisyen değildi; bir zoologdu. Cinsellik üzerine yaptığı çalışmalar, dönemi için ses getirdi ama yöntem açısından ciddi sorunlar barındırıyordu. En çok alıntılanan iddiası şuydu: Amerikan erkeklerinin %37’si hayatında en az bir kez eşcinsel ilişki yaşamıştı. Bu rakam, bugün bile sıkça dolaşıma sokulur.
Peki bu sonuca nasıl ulaşılmıştı? Kinsey’in verilerinin önemli bir kısmı, cinsel suçlardan hüküm giymiş mahkûmlarla yapılan görüşmelere dayanıyordu. Yani toplumun geneline ait olmayan, seçilmiş ve sorunlu bir örneklemden söz ediyoruz. Bilimde buna “örneklem yanlılığı” denir. Sonuç baştan bozulur. Bu nedenle Kinsey’in çalışmaları, yayımlandığı dönemde dahi pek çok psikiyatrist ve akademisyen tarafından metodolojik olarak eleştirilmiştir.
Ancak bu eleştiriler aktivist çevrelerde pek karşılık bulmadı. Çünkü Kinsey’in rakamları, bilimsel doğruluğundan bağımsız olarak, işlevseldi. “Bu çok yaygın, o hâlde normal” demek için kullanılabiliyordu. Bilimsel bir tartışmanın malzemesi olması gereken veriler, politik bir argümana dönüştürüldü.
Burada ince ama önemli bir ayrım var:
Kinsey’in çalışmaları “bilimsel kanıt” olarak değil, toplumsal algıyı dönüştürmek için araç olarak kullanıldı. Nitekim bu rakamlar, psikiyatri literatüründe temkinle ele alınırken; aktivist söylemde tartışmasız gerçekler gibi sunuldu.
Sonuçta olan şuydu: Bilim, hakikati arayan bir alan olmaktan çıkarılıp, önceden belirlenmiş bir hedefi meşrulaştırmanın aracı hâline getirildi. Bu, bilim için de toplum için de sağlıklı bir yol değildi. Çünkü bilim, slogan üretmez; sorular sorar, sınırlarını kabul eder ve “bilmiyoruz” demekten çekinmez.
Eşcinsel hareketin ilk yıllarında yaşanan tam da buydu: Bilim henüz net konuşmamışken, bilimin konuşmuş gibi gösterilmesi. Bu tarihsel ayrıntıyı bilmeden bugünkü tartışmaları anlamak mümkün değildir.
Eşcinsellik Örneği: Bilimin Sınırı Nerede Bitti, Kurum Nerede Devreye Girdi?
DSM’nin sosyo-politik etkilere ne kadar açık olduğunu gösteren en çarpıcı örnek, eşcinselliğin tanı sisteminden çıkarılması sürecidir. Bu konu, çoğu zaman “bilim ilerledi” cümlesiyle geçiştirilir. Oysa biraz yakından bakıldığında, ortada bir bilimsel keşiften çok kurumsal bir yön değiştirme olduğu görülür.
DSM-I ve DSM-II döneminde eşcinsellik, psikiyatrinin o günkü hâkim yaklaşımı olan psikodinamik ve gelişimsel kuramlar çerçevesinde değerlendirilmişti. Kimlik gelişimi, iç çatışmalar ve ilişkisel sorunlar üzerinden ele alınan bir tablo söz konusuydu. Yani bu sınıflandırma, “rastgele” değil; dönemin klinik anlayışı içinde yapılmıştı.
1970’li yıllara gelindiğinde ise ortam değişti. Toplumsal hareketler güç kazandı, psikiyatri kurumları protestolarla karşı karşıya kaldı. “Bu tanımlar insanlara zarar veriyor” söylemi giderek yükseldi. Tartışma, yavaş yavaş bilimsel içerikten uzaklaştı; etik, hukuki ve toplumsal sonuçlar ön plana çıktı. DSM komiteleri, artık sadece “Bu doğru mu?” sorusunu değil, “Bunu sürdürürsek ne olur?” sorusunu da düşünmek zorunda kaldı.
Bu noktada kritik bir gerçek var:
Eşcinselliğin DSM’den çıkarılması, yeni bir biyolojik mekanizmanın keşfedilmesiyle ya da açıklayıcı bir psikolojik modelin ortaya konmasıyla olmadı. “Artık nedenini biliyoruz” denmedi. Bunun yerine, süreç kurumsal bir karar ve oylama yoluyla tamamlandı.
Burada durup şu soruyu sormak gerekir:
Bilim oylamayla değişir mi?
Bilimsel kuramlar, çoğunluk kararıyla doğru ya da yanlış olmaz. Oylama; bilimsel doğrulamanın değil, yönetsel ve etik uzlaşının aracıdır. Bir kurumun oylama yapması, aldığı kararı bilimsel keşfe dönüştürmez.
Bu durum DSM’yi bütünüyle bilim dışı yapmaz. DSM hâlâ pratikte kullanılan bir sınıflandırma aracıdır. Ancak şunu açıkça gösterir: DSM, bilim dışı etkilere kapalı bir yapı değildir. Toplumsal baskılar, politik iklim ve kurumsal kaygılar, bu sistemin sınırlarını ve içeriğini etkileyebilmektedir.
Eşcinsellik örneği bize şunu öğretir:
Bazen değişen şey bilim değil, bilimin etrafına çizilen çerçevedir.
Ve bu çerçeve değiştiğinde, sanki bilim konuşmuş gibi bir izlenim oluşur.
Oysa bilimsel sınırlar ile kurumsal kararlar birbirine karıştırıldığında, gerçek tartışma ortadan kalkar. Bilimi savunmak, her kararı “bilim böyle dedi” diyerek kutsamak değil; bilimin nerede bittiğini, kurumun nerede devreye girdiğini dürüstçe ayırt edebilmektir.
Stonewall Ayaklanmaları: Bir Polis Baskınından Küresel Bir Sembole
Stonewall denildiğinde bugün akla bir “özgürlük destanı” anlatısı geliyor. Ancak işin aslı, çoğu zaman aktarıldığı kadar sade ve masum değildir. Stonewall, New York’ta bulunan ve ağırlıklı olarak eşcinsellerin gittiği Stonewall Inn adlı bir bardır. 1960’lı yıllarda bu tür mekânlar, dönemin yasaları ve ahlâk anlayışı gereği polis baskınlarına sıkça maruz kalıyordu.
1969 yılında yapılan rutin bir polis baskını sırasında bir lezbiyen kadının gözaltına alınması, mekânda bulunan bazı kişiler tarafından protesto edildi. Başlangıçta sözlü itirazlarla başlayan tepki, kısa sürede taşkınlığa ve polisle fiziki çatışmaya dönüştü. Olaylar birkaç saatlik bir gerilimle sınırlı kalmadı; günlerce süren sokak çatışmalarına ve ayaklanmalara evrildi.
Bu noktada önemli bir kırılma yaşandı. Daha önce kendilerini çoğunlukla “psikiyatrik bir tanım” çerçevesinde tartışan eşcinsel aktivistler, Stonewall sonrasında dili tamamen değiştirdi. Artık mesele ruhsal ya da klinik bir başlık olarak değil; “baskı gören bir azınlığın hak mücadelesi” olarak sunuluyordu. Yani tartışma, bilim ve klinikten çıkarılıp doğrudan politik alana taşındı.
Stonewall Ayaklanmaları bu yönüyle bir dönüm noktası oldu. Olaylar, hareket için ortak bir travma ve güçlü bir kolektif hafıza üretti. “Biz hasta değiliz, baskı altındayız” söylemi, bu süreçten sonra sistemli biçimde inşa edilmeye başlandı. Psikiyatri ve bilimle tartışmak yerine, kurumlara ve topluma karşı siyasal baskı kurmak ana strateji hâline geldi.
Olaylardan bir yıl sonra Stonewall’un yıl dönümünde bir yürüyüş düzenlendi. Bu yürüyüş, tarihteki ilk “onur yürüyüşü” olarak kayda geçti. Zamanla bu anma, yerel bir protestonun ötesine taşındı ve küresel bir sembole dönüştürüldü. Bugün her yıl Haziran ayında birçok ülkede yapılan yürüyüşler, doğrudan Stonewall anlatısına dayandırılmaktadır.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var:
Stonewall, bir bilimsel tartışmanın sonucu değil; sokak çatışmaları ve politik mobilizasyonun başlangıcıdır. Bu olaydan sonra eşcinsellik meselesi, “Bu nedir, neden olur?” sorusundan uzaklaştırılmış; “Buna itiraz eden baskıcıdır” çerçevesine sıkıştırılmıştır.
Kısacası Stonewall, bir bar baskınından ibaret değildir. Stonewall, eşcinselliğin bilimsel ve klinik tartışma alanından çıkarılıp, dokunulmaz bir kimlik siyasetine dönüştürülmesinde kilit bir eşiktir. Bugünkü birçok tartışmanın neden sağlıklı yapılamadığını anlamak için, bu tarihsel kırılmayı doğru okumak gerekir.
Psikiyatri Toplantılarına Baskı: Tartışma mı, Dayatma mı?
1970’li yıllara gelindiğinde eşcinsel aktivistlerin hedefi artık çok netti:
Psikiyatrik tanı kılavuzlarında yer alan “hastalık” ifadesi kaldırılmalıydı. Onlara göre bu ifade yalnızca tıbbi bir tanım değil; toplumda dışlanmanın, hukuki yaptırımların ve damgalanmanın da kaynağıydı. Bu yüzden mesele, “doğru mu yanlış mı?” tartışmasından çıkarılıp acil olarak değiştirilmesi gereken bir engel hâline getirildi.
Bu hedefe ulaşmak için seçilen yol ise dikkat çekiciydi. Akademik makalelerle ikna etmeye çalışmak yerine, bilimin konuştuğu mekânlara doğrudan müdahale edildi.
Neden APA Toplantıları?
Bu süreçte hedef alınan ana kurum, DSM’yi yayımlayan American Psychiatric Association (APA) oldu. Aktivistlere göre kararlar burada alınıyor, dolayısıyla baskı da burada kurulmalıydı.
1970 yılında San Francisco’da yapılan APA yıllık toplantısında yaşananlar bunun ilk açık örneğidir. Bir bilimsel oturum eylemciler tarafından basıldı. Konuşmalar kesildi, kürsü fiilen ele geçirildi. O an söylenen şu cümle, yaklaşımı özetliyordu:
“Biz sizi dinledik. Şimdi de siz bizi dinleyeceksiniz.”
Bu, bilimsel bir itirazdan çok güç gösterisiydi. Sunulan şey veri ya da karşı argüman değil, taleplerdi.
Baskı Artıyor
Bir yıl sonra Washington’daki toplantıda benzer sahneler tekrarlandı. Bu kez ön planda, hareketin önde gelen isimlerinden Frank Kameny vardı. Kameny ve beraberindekiler bir oturumu basarak mikrofonu aldı; psikiyatrinin kendilerine karşı sistematik baskı yürüttüğünü sert bir dille ilan etti.
Dikkat çekici olan şuydu:
Bu eylemler sırasında yeni bir bilimsel çalışma sunulmadı.
Deney, uzunlamasına araştırma ya da nedensel bir model ortaya konmadı.
Tartışma, bilimsel zeminde değil, ahlaki suçlama zemininde yürütüldü.
Tanıkların Söyledikleri
Bu döneme bizzat tanıklık eden isimlerden biri, uzun yıllar APA’da görev yapmış olan Melvin Sabshin’dir. Sabshin, bu baskınları “bir tür gerilla tiyatrosu” olarak tanımlar. Ona göre eylemler o kadar yıkıcı bir hâl almıştır ki, APA bir sonraki yıl toplantılar için güvenlik danışmanları tutmak zorunda kalmıştır.
Bu ayrıntı önemlidir. Bilimsel kongreler normal şartlarda güvenlik tehdidi altında yapılmaz. Bu dönemde ise APA, akademik bir ortamdan çok baskı altındaki bir kurum görünümündedir.
Kurumsal Geri Adım
Baskıların süreceği anlaşılınca APA yönetimi yeni bir yol izledi. Aktivistler, bazı toplantılara davet edilerek içeri alındı. Takip eden yıllarda kongre programlarına daha önce benzeri olmayan “özel paneller” eklendi. Bu panellerde bilimsel verilerden çok kişisel anlatılar ve politik talepler yer aldı.
Bu değişim şunu gösteriyordu:
Tartışma artık “Bu klinik olarak doğru mu?” sorusu etrafında değil,
“Bu tanımı sürdürmenin bedeli ne olur?” sorusu etrafında dönüyordu.
Sonuç: Bilimin Geri Çekildiği Yer
Bu eylemler, bilim tarihinde nadir görülen bir tabloyu ortaya koyar. Normalde bilimsel görüşler; veriyle, deneyle ve eleştirel tartışmayla değişir. Burada ise mikrofonu ele geçirenin sesi belirleyici olmuştur.
Bu tablo, eşcinselliğin DSM’den çıkarılmasını yalnızca “bilimsel ilerleme” olarak anlatmanın eksik olduğunu gösterir. Ortada belirgin bir kurumsal baskı, ciddi bir itibar kaygısı ve kararları şekillendiren politik bir iklim vardır.
Kısacası bu süreç bize şunu öğretir:
Bazı kararlar bilimle değil, dayanma gücüyle alınır.
Bilim baskı altına girdiğinde ikna olmaz; geri çekilir.
Psikiyatri İçindeki Eşcinsel Ağlar ve Karar Sürecindeki Rolü
1970’li yıllara gelindiğinde baskı yalnızca sokaktan ya da toplantı salonlarından gelmiyordu. Eşcinsel hareket, bu kez kurumun içinden ilerlemenin yollarını aramaya başlamıştı. APA toplantılarında düzenlenen paneller sırasında aktivistler, psikiyatri camiası içinde uzun süredir var olan fakat kimliklerini gizleyen bazı psikiyatristlerle temas kurdu.
Bu isimler, daha sonra Association of Gay and Lesbian Psychiatrists (AGLP) adını alacak olan yapının erken çekirdeğini oluşturuyordu. Aslında bu ağ, 1960’lı yıllardan itibaren American Psychiatric Association içinde sessiz biçimde varlık gösteriyordu. Ancak bu psikiyatristlerin büyük bir ortak kaygısı vardı:
Kimliklerini açık etmeleri hâlinde mesleki konumlarını, akademik kariyerlerini ve itibarlarını kaybetme riski.
Bu nedenle uzun süre kamuoyuna açık bir destekten kaçındılar. Ne var ki dış baskının arttığı, kurumun köşeye sıkıştığı bir atmosferde, bu “gizli ağ” karar sürecinde giderek daha işlevsel hâle geldi.
Kurum İçinden Bir İsim Arayışı
Bu dönemde APA Başkanı Alfred Freedman, eşcinselliğin DSM’deki yerinin yeniden değerlendirilmesi amacıyla Robert L. Spitzer’i görevlendirdi. Spitzer, sürecin kilit isimlerinden biri olacaktı.
Aktivist çevreler — özellikle Barbara Gittings ve Frank Kameny — çok net bir strateji izliyordu:
“Bunu dışarıdan söylemek yetmez. İçeriden birinin konuşması gerekir.”
Çünkü psikiyatri dışından gelen eleştiriler kolayca “aktivist söylem” diye reddedilebilirdi. Ama bir psikiyatristin kürsüye çıkıp konuşması, karar mekanizması üzerinde çok daha güçlü bir etki yaratacaktı.
“Dr. Anonim” Sahneye Çıkıyor
Sorun şuydu: Hiçbir psikiyatrist kimliğini açık etmeye cesaret edemiyordu. Ta ki John Fryer ortaya çıkana kadar.
Fryer, APA kürsüsüne çıkmayı kabul etti; ancak bir şartla:
Yüzünü gizleyen bir maske takacak ve sesini değiştiren bir düzenek kullanacaktı.
Bu şekilde yapılan konuşma, psikiyatri tarihinde benzeri pek görülmeyen bir sahne yarattı. Fryer, “Dr. Anonim” adıyla kürsüye çıktı ve konuşmasına şu sözlerle başladı:
“Ben bir eşcinselim. Ben bir psikiyatristim.”
Bu cümle, içeriğinden bağımsız olarak, salonda güçlü bir etki yarattı. Fryer konuşmasında, Alfred Kinsey’in çalışmalarına paralel iddialar dile getirdi. Eşcinselliğin sanılandan çok daha yaygın olduğunu, APA içinde de çok sayıda eşcinsel psikiyatristin kimliğini gizlemek zorunda kaldığını vurguladı.
Burada dikkat çekici olan şudur:
Bu konuşma, yeni bilimsel veriler sunduğu için değil; konuşmacının kimliği ve sunum biçimi nedeniyle etkili oldu. Maske, ses değiştirici ve “gizli psikiyatrist” imgesi, salonda ciddi bir psikolojik kırılma yarattı.
Kurumsal Denge Değişiyor
Bu kırılmanın ardından Robert Spitzer, 1972’de Dallas’ta düzenlenen APA Yıllık Toplantısı’na aktivistleri resmen davet etti. Toplantı kapsamında “Psikiyatri: Eşcinsellerin Dostu mu Düşmanı mı? Bir Diyalog” başlıklı özel bir panel düzenlendi.
Bu adım, sürecin seyrini net biçimde değiştirdi. Tartışma artık sadece dış baskıların sonucu değil; kurum içindeki ilişkiler ve ağlar üzerinden yürüyen bir sürece dönüşmüştü. Bilimsel bir keşiften çok, kurumsal ikna ve psikolojik etki ön plana çıkmıştı.
Sonuç: İçeriden Gelen Baskının Gücü
Bu tablo bize şunu gösteriyor:
Eşcinselliğin DSM’den çıkarılması süreci yalnızca sokak eylemleriyle değil; kurum içindeki örgütlenmeler, gizli ağlar ve stratejik hamlelerle şekillenmiştir.
Burada değişen şey bilimsel açıklamanın gücü değil; kimin konuştuğu, nereden konuştuğu ve nasıl bir atmosferde konuştuğudur. Psikiyatri tarihinde nadir görülen bu süreç, bilimsel kararların her zaman yalnızca bilimsel yollarla alınmadığını; bazen psikolojik ve kurumsal baskıların belirleyici olabildiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Maskeli Konuşma: Bilimin Değil, Algının Konuştuğu An
1970’li yılların başında eşcinsel aktivist çevreler önemli bir gerçeğin farkındaydı:
Psikiyatri dünyasında, “eşcinsellik neden olur?” sorusuna net ve ikna edici yeni bir bilimsel açıklama yoktu. Klinik literatür ikna edilemiyor, bilim insanları “yanılmışız” diyerek geri adım atmıyordu. Bu durumda strateji değişti. Bilimi ikna etmek yerine, kurumu psikolojik olarak etkileyecek sembolik bir hamle yapılmalıydı.
Bu noktada Barbara Gittings ve Frank Kameny öncülüğündeki aktivist çevreler şu hesabı yaptı:
Bir psikiyatrist kürsüye çıkarsa, söylediği şeyin içeriğinden bağımsız olarak büyük bir etki oluşurdu. Çünkü “içeriden biri” konuşuyor olacaktı. Sorun şuydu: O dönemde hiçbir psikiyatrist, kariyerini ve itibarını riske atarak kimliğini açık etmeye yanaşmıyordu.
“Dr. Anonim” Sahneye Çıkıyor
Bu açmaz, John Fryer ile aşıldı. Fryer, yüzünü maske ile gizlemesi ve sesini değiştiren bir düzenek kullanması şartıyla konuşmayı kabul etti. Böylece psikiyatri tarihinde eşi benzeri az görülen bir sahne ortaya çıktı:
Bir psikiyatrist, kimliğini gizleyerek, “Dr. Anonim” adıyla kürsüye çıkarıldı.
Bu an, bilimsel bir sunumdan çok tiyatro sahnesini andırıyordu. Maske, ses değiştirici, anonimlik… Bütün bunlar, söylenecek sözlerden daha fazla şey anlatıyordu. Mesaj şuydu:
“Bu kadar baskı var ki, bir psikiyatrist ancak maske takarak konuşabiliyor.”
Söylenenler Yeni miydi?
Fryer konuşmasına şu sözlerle başladı:
“Ben bir eşcinselim. Ben bir psikiyatristim.”
Bu cümle salonda güçlü bir etki yarattı. Ancak konuşmanın içeriğine bakıldığında ortada yeni hiçbir bilimsel veri yoktu. Fryer, büyük ölçüde Alfred Kinsey’in yıllar önce dile getirdiği ve metodolojik açıdan ciddi biçimde eleştirilen iddiaları tekrar ediyordu.
Özellikle şu iki iddia öne çıkarıldı:
- Eşcinsellerin sanılandan çok daha yaygın olduğu
- Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) içinde de çok sayıda psikiyatristin kimliğini gizlediği
Bu iddialar, herhangi bir somut veriyle desteklenmedi. Ne sayılar vardı, ne yöntem, ne de doğrulanabilir bir araştırma. Ama buna rağmen konuşma son derece etkili oldu.
Neden Etkili Oldu?
Çünkü bu konuşma bilimsel değil, duygusal ve psikolojik bir etki üretti.
Bir psikiyatristin maske takarak konuşması, APA üyelerinin zihninde şu duyguyu uyandırdı:
“Biz birilerine haksızlık mı yapıyoruz?”
Bu noktada artık mesele “Bu iddialar doğru mu?” sorusu değildi.
Mesele, “Bu tabloyu görmezden gelirsek ne olur?” kaygısına dönüştü.
Kırılma Noktası
Maskeli konuşma, eşcinselliğin DSM’den çıkarılmasına giden yolda bilimin geri plana itildiği, algının ve baskının öne geçtiği en açık kırılma noktalarından biri oldu. Burada belirleyici olan şey, sunulan veriler değil; sahnenin kurgusu, konuşmacının kimliği ve oluşturulan dramatik atmosferdi.
Kısacası bu olay şunu gösterdi:
Bilimsel bir tartışma kazanılamadığında, semboller devreye sokuldu.
Kanıt konuşmadığında, duygu konuşturuldu.
Maskeli konuşma, psikiyatri tarihinde bir bilimsel dönüm noktası değil; algının bilimin önüne geçtiği bir eşik olarak kayda geçti.
Amerikan Psikiyatri Birliği’nin “Nihai” Kararı: Bilimsel Sonuç mu, Zorunlu Bir Uzlaşma mı?
Eşcinselliğin DSM’den çıkarılması sürecinde kilit isimlerden biri Robert L. Spitzer’dir. Bugün çoğu anlatıda Spitzer, sanki başından beri bu değişimin mimarıymış gibi sunulur. Oysa sürecin ilk aşamalarında tablo bunun tam tersidir. Spitzer, eşcinselliğin tanı kılavuzundan çıkarılmasına başlangıçta açıkça karşı çıkan isimlerden biridir.
Peki ne oldu da Spitzer’in tutumu değişti?
Bu değişim, tek bir bilimsel keşfin ya da güçlü bir araştırmanın sonucu değildir. Aksine, birkaç farklı baskı unsurunun üst üste binmesiyle ortaya çıkan bir kırılmadır.
Bir yanda APA içinde uzun süredir varlık gösteren, ancak kimliklerini gizleyen eşcinsel psikiyatristlerin oluşturduğu etki alanı vardı. Diğer yanda ise LGBT aktivistlerinin toplantı baskınları, kamuoyu baskısı ve kurumsal itibarı hedef alan sert söylemleri giderek artıyordu. Bunlara ek olarak, John Fryer’ın “Dr. Anonim” kimliğiyle yaptığı maskeli konuşma, bilimsel değil ama psikolojik olarak son derece etkili bir atmosfer oluşturmuştu. Arka planda ise, defalarca eleştirilmiş olmasına rağmen, Alfred Kinsey’in metodolojik açıdan sorunlu raporları hâlâ “bilimsel dayanak” gibi dolaşıma sokuluyordu.
Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde Spitzer’in yaklaşımında belirgin bir yön değişimi yaşandı.
Bu noktadan sonra Spitzer, tartışmayı “eşcinsellik nedir, neden olur?” ekseninden çıkarıp, başka bir zemine taşıdı. Öne sürdüğü yeni ölçüt şuydu:
Bir durumun psikiyatrik bozukluk sayılabilmesi için bireyde öznel sıkıntı, işlev kaybı ya da uyum bozukluğu oluşturması gerekir.
Kendi anlatımına göre Spitzer, görüştüğü eşcinsel aktivistlerin büyük bölümünde bu ölçütlerin karşılanmadığı kanaatine varmıştı. Ancak burada çok kritik bir ayrım gözden kaçırıldı:
Spitzer’in değerlendirmesi, geniş klinik örneklemlere, uzun süreli izleme çalışmalarına ya da deneysel verilere değil; büyük ölçüde aktivistlerle yapılan görüşmelere dayanıyordu. Yani karar, klinik sahadan çok temsilî ve seçilmiş bir grupla kurulan temaslar üzerinden şekillenmişti.
Bu çerçevede Spitzer, eşcinselliğin tanı kılavuzundan tamamen çıkarılmasını önerdi. Ancak aynı zamanda bir kapıyı da açık bıraktı:
Eğer birey bu durumdan rahatsızlık duyduğunu beyan ediyorsa, onun için ayrı ve sınırlı bir tanım oluşturulabilirdi. Nitekim bu yaklaşım, daha sonra “egodistonik eşcinsellik” gibi geçici ara tanıların ortaya çıkmasına zemin hazırladı.
Sonuçta American Psychiatric Association, eşcinselliği doğrudan bir hastalık olarak sınıflandırmaktan vazgeçti. Ancak bu, eşcinsellik meselesinin bilimsel olarak çözüldüğü anlamına gelmiyordu. Yapılan şey, meseleyi daraltılmış, öznel sıkıntıya indirgenmiş bir çerçeveye taşımaktı.
Kısacası bu “nihai karar”, yeni bir bilimsel açıklamanın zaferi değil;
– kurumsal baskıların,
– politik hassasiyetlerin,
– psikolojik atmosferin
bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış zorunlu bir uzlaşmaydı.
Bu nedenle eşcinselliğin DSM’den çıkarılması, çoğu zaman anlatıldığı gibi “bilim artık gerçeği gördü” cümlesiyle özetlenemez. Ortada tamamlanmış bir bilimsel açıklama değil; bilimin sınırlarına çekildiği, kurumun ise ayakta kalmaya çalıştığı bir karar süreci vardır.
APA’nın 1973 Kongre Kararı: Bilimsel Bir Karar mı, Kurumsal Bir Oylama mı?
Eşcinselliğin DSM’den çıkarılması sürecinin en kritik eşiği, 1973 yılında alınan APA kongre kararıdır. Çünkü bu aşamada artık tartışma bilimsel zeminden tamamen çıkmış, resmî bir oylama sürecine girmiştir.
Dr. Robert L. Spitzer’in önerilerinin ardından, Aralık 1973’te American Psychiatric Association (APA) Mütevelli Heyeti toplandı. Bu heyet, APA’nın en üst yönetsel organıdır; bilimsel araştırma yapan bir kurul değil, kurumu idare eden karar mekanizmasıdır. Yapılan oylama sonucunda, eşcinselliğin DSM-II’den çıkarılması yönünde karar alındı.
Ancak bu karar, psikiyatri dünyasında “herkesin kabul ettiği bir bilimsel gerçek” olarak karşılanmadı. Tam tersine, çok ciddi itirazlar yükseldi. Bir grup psikiyatrist, bu tür bir değişikliğin dar bir yönetici kadro tarafından değil, tüm üyelerin katılımıyla değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Bunun üzerine konu, APA tarihinde nadir görülen bir adımla referanduma götürüldü.
Bilimin Referandumu Olur mu?
Şubat 1974’te yapılan referandumda APA üyelerinin yaklaşık %58’i Mütevelli Heyeti’nin kararını onayladı. %42’lik ciddi bir kesim ise karşı oy kullandı. Bu sonuçla birlikte eşcinselliğin DSM-II’den çıkarılması resmiyet kazandı ve değişiklik, DSM-II’nin yedinci baskısına işlendi.
Burada durup şu soruyu sormak gerekir:
Bilim oylamayla mı değişir?
Bir bilimsel teori, %58 oy aldığı için doğru olmaz. Yerçekimi referandumla çalışmaz. Bir tanımın doğruluğu, çoğunluğun kanaatine değil; kanıta, deneye ve tutarlılığa dayanır. Oysa bu süreçte olan tam olarak şuydu:
Bilimsel bir mesele, kurumsal bir çoğunluk kararıyla sonuçlandırıldı.
Asıl Tartışma Burada Başladı
Karar kamuoyunda ve medyada büyük yankı uyandırırken, psikiyatri çevrelerinde derin bir ayrışma yaşandı. Birçok akademisyen şu soruları açıkça sormaya başladı:
– Bu karar hangi yeni bilimsel veriye dayanıyor?
– Önceki klinik gözlemleri geçersiz kılan hangi keşif yapıldı?
– Bu değişiklik bilimsel bir ilerleme mi, yoksa baskılar altında alınmış bir geri adım mı?
Bu sorulara net ve ikna edici cevaplar verilemedi. Çünkü ortada yeni bir biyolojik mekanizma yoktu. Nedensel, test edilebilir yeni bir psikolojik model yoktu. Uzun süreli klinik veriler sunulmamıştı. Buna rağmen tanım değişmişti.
Bilim mi Değişti, Çerçeve mi?
Bu nedenle 1973–1974 süreci, bugün hâlâ tartışılmaktadır. Bir kesime göre bu karar “bilimin zaferi”ydi. Ancak süreci yakından inceleyenler için tablo farklıdır:
Ortada bilimsel bir keşiften çok, kurumsal baskılar, ideolojik iklim ve itibar kaygıları vardır.
Sonuçta değişen şey, bilimsel açıklamanın tamamlanması değil;
kurumun hangi kelimeleri kullanabileceği olmuştur.
APA’nın 1973 kongre kararı ve ardından yapılan referandum, eşcinselliğin DSM’den çıkarılmasının bir “bilimsel devrim” değil; bilim, etik ve politikanın iç içe geçtiği bir kurumsal karar olduğunu açıkça göstermektedir. Bu ayrım yapılmadan “DSM böyle dedi” demek, bilimi değil, otoriteyi savunmak anlamına gelir.
Karardan Sonra APA Ne Yaptı?
Bilimle Yetinmeyen Bir Kurumsal Pozisyon
Eşcinselliğin tanı kılavuzundan çıkarılmasının hemen ardından American Psychiatric Association (APA) kamuoyuna dönük net bir açıklama yaptı. Kurum, artık eşcinselliği bir psikiyatrik bozukluk olarak sınıflandırmadığını ilan ediyordu. Ancak bu açıklamanın içinde dikkat çekici bir ayrıntı vardı:
Tamamen geri adım atmış görünmemek için, bu durumdan öznel sıkıntı duyduğunu beyan eden bireyler adına “cinsel yönelim bozukluğu” başlığı altında dar ve geçici bir ara kategori oluşturulduğu da duyuruldu.
Bu hamle, aslında bir denge arayışını yansıtıyordu. Bir yandan “hastalık değildir” deniliyor, diğer yandan klinikte yaşanan sıkıntılar tamamen inkâr edilemiyordu. Yani sorunlar ortadan kalkmamıştı; sadece adlandırma biçimi değişmişti.
APA’nın Sınırı Aştığı Nokta
APA’nın tutumu bununla sınırlı kalmadı. Kurum, kısa süre içinde yalnızca tanı sistemiyle ilgili konuşan bir meslek örgütü olmaktan çıktı. Açıkça şu pozisyonları benimsediğini ilan etti:
– Amerika Birleşik Devletleri’nde eşcinseller adına yürütülen yerel, eyalet ve federal düzeydeki medeni hak girişimlerini desteklediğini,
– Eşcinsel davranışları suç sayan yasal düzenlemelerin kaldırılmasından yana olduğunu.
Bu açıklamalarla birlikte APA, artık sadece “tanı rehberi yayımlayan bilimsel bir kurum” değil; doğrudan politik ve ideolojik bir aktör hâline geldi. Bilimsel tarafsızlık iddiası yerini açık bir toplumsal pozisyona bırakmıştı.
Bu nedenle eşcinsellik meselesi, psikiyatri içinde “bilimsel bir konu” olmaktan hızla uzaklaştı; siyasal ve ideolojik bir alana taşındı. Nitekim LGBT çevreleri de bu süreci açıkça “eşcinsellerin en büyük zaferi” olarak tanımladı. Yani ortada bir bilimsel keşiften ziyade, kazanılmış bir politik mücadele vardı.
Sürecin İçinden Gelen İtiraf
Yıllar sonra bu süreci değerlendiren eşcinsel aktivist Barbara Gittings, alınan kararın bilimsel gerekçelere dayanmadığını açıkça kabul etti. Gittings’in şu sözleri, meselenin özünü net biçimde ortaya koyuyordu:
“Bu hiçbir zaman tıbbi bir karar olmadı. Bu yüzden bu kadar hızlı alındığını düşünüyorum. Feministlerin ve eşcinsellerin APA’daki bir davranış terapisi toplantısını işgal etmesi ile Mütevelli Heyeti’nin 1973’te eşcinselliği ruhsal bozukluklar listesinden çıkarması arasında yalnızca üç yıl vardı. Bu politik bir hamleydi.”
Bu itiraf son derece önemlidir. Çünkü burada konuşan kişi, sürece dışarıdan bakan bir eleştirmen değil; hareketin tam merkezinde yer alan bir aktördür. Yani “bu karar politiktir” tespiti, karşıt bir yorum değil; bizzat süreci yönlendirenlerin kendi beyanıdır.
Sonuç: Bilim Değil, Tercih
Bütün bu tablo bir araya getirildiğinde şu gerçek açıkça görülür:
Eşcinselliğin hastalık sınıflandırmasından çıkarılması, yeni bir bilimsel keşfin sonucu değildir. Ortada “artık nedenini biliyoruz” denilebilecek bir açıklama yoktur. Bunun yerine:
– örgütlü aktivist baskılar,
– kurumsal itibar kaygıları,
– ideolojik tercihler
belirleyici olmuştur.
APA’nın karar sonrası tutumu, bu değişikliğin bilimsel bir zorunluluk değil; bilinçli bir politik yönelim olduğunu açıkça göstermektedir. Ve bu gerçek, en net biçimde, sürecin aktörlerinin kendi sözleriyle teyit edilmektedir.
Kararın Mimarı Ne Dedi?
Bilim mi Konuştu, Baskı mı İşledi?
1973 kararının kilit isimlerinden biri olan Robert L. Spitzer, yıllar sonra verdiği bir röportajda kendisine yöneltilen çok temel bir soruya dikkat çekici bir cevap verir:
“Eşcinsellik psikiyatrik bir bozukluk mudur?”
Spitzer’in cevabı nettir ama aynı zamanda rahatsız edicidir:
“Eşcinselliği bir psikiyatrik bozukluk olarak görmüyorum; ancak bunun normal ya da heteroseksüellik kadar değerli olduğunu da söyleyemeyiz.”
Bu tek cümle bile, 1973 kararının nasıl bir zeminde alındığını anlamak için yeterlidir. Çünkü burada şunu açıkça görüyoruz:
Karar, “eşcinsellik normaldir” diyen bilimsel bir uzlaşıya dayanmıyor. Spitzer’in kendisi bile böyle bir iddiada bulunmuyor. Yani “bilim artık bunu normal kabul ediyor” söylemi, kararın mimarının ağzından doğrulanmıyor.
Asıl çarpıcı olan ise Spitzer’in aynı röportajda sürecin nasıl işlediğine dair yaptığı itiraftır. Şu sözleri, meseleyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyar:
“Röntgencilik ve fetişizm üzerine düşünmedim. Belki de bunun nedeni, röntgencilerin ve fetişistlerin henüz örgütlenmemiş ve bizi buna zorlamamış olmalarıdır.”
Bu cümle, sürecin bilimsel mantığını değil; baskı mekanizmasını anlatır. Spitzer açıkça şunu söylemektedir:
Bir konu, bilimsel olarak çözüldüğü için değil; örgütlü bir baskı oluşturduğu için gündeme alınmıştır. Diğer başlıklar ise, benzer bir baskı olmadığı için yerinde kalmıştır.
Bu itirafın önemi şuradadır:
Kararın arkasındaki isim, “veriler bizi buraya getirdi” demiyor.
“Yeni bir keşif yaptık” demiyor.
“Yanılmışız” da demiyor.
Bunun yerine şunu ima ediyor:
“Bizi buna zorlayan bir güç vardı.”
Dolayısıyla eşcinselliğin hastalık sınıflandırmasından çıkarılması, bir bilimsel keşfin doğal sonucu değildir. Bu karar;
– örgütlü ideolojik baskıların,
– kurumsal yıpratma stratejilerinin,
– ‘direnirsek bedeli olur’ kaygısının
bir ürünüdür.
En çarpıcı olan da şudur:
Bu gerçeği söyleyenler, sürecin karşıtları değil, merkezindeki isimlerdir.
Kısacası 1973 kararı, “bilim artık gerçeği gördü” diye anlatılabilecek bir dönüm noktası değildir. Bu, bilimin değil; baskının karar verdiği bir eşiktir. Ve bunu en net biçimde, kararın mimarlarının kendi sözleri ortaya koymaktadır.
Yeniden Çerçeveleme: Sorunu Çözmek Değil, Yeniden Adlandırmak
Eşcinselliğin DSM’den çıkarılmasıyla birlikte, psikiyatri alanında ilginç bir durum ortaya çıktı. Bir yandan “artık bu bir hastalık değildir” deniliyor, diğer yandan klinik pratikte yaşanan sorunlar tüm ağırlığıyla devam ediyordu. Bu çelişkiyi yönetebilmek için tanı sistemi tamamen ortadan kaldırılmadı; başka başlıklar altında yeniden düzenlendi.
Bu bağlamda “Cinsel Kimlik Bozukluğu” tanısı, DSM-III’ten itibaren uzun yıllar boyunca tanı sisteminde yer aldı. Bu tanı, bireyin biyolojik cinsiyetiyle yaşadığı içsel çatışmaları, beden algısıyla ilgili rahatsızlıkları ve kimlik uyumsuzluğunu klinik bir çerçevede ele alıyordu. Yani eşcinsellik başlığı kaldırılmış olsa da, kimlik ve cinsiyet eksenli psikolojik sıkıntılar tanı sisteminin merkezinde kalmaya devam etti.
2013 yılında DSM-5 ile birlikte bu tanının adı “Cinsiyet Disforisi” olarak değiştirildi. Bu değişiklik çoğu zaman “bilimsel ilerleme” gibi sunuldu. Oysa dikkatle bakıldığında, burada esas olarak değişenin tanının dili olduğu görülür. Tanımın kapsamı, ele aldığı klinik tablo ve başvuru gerekçeleri büyük ölçüde korunmuştur. Değişen şey, tanının toplumsal ve politik olarak daha az itiraz çekecek şekilde yeniden paketlenmesidir.
Başka bir ifadeyle, psikiyatrik sistem şunu yapmıştır:
Sorunu çözmek yerine, sorunun konuşulma biçimini değiştirmiştir. Klinik gerçeklik olduğu gibi dururken, kelimeler yeniden seçilmiştir.
Bugün Geldiğimiz Nokta: Tanı Yok, Sorunlar Yerli Yerinde
Bugün gelinen noktada eşcinsellik DSM’de bir tanı değildir. Ancak bu durum, klinik sahada yaşanan psikolojik sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Psikiyatri ve klinik psikoloji pratiğinde hâlâ yoğun biçimde çalışılan başlıklar şunlardır:
- Anksiyete bozuklukları
- Depresif tablolar
- Kimlik karmaşası ve benlik bütünlüğü sorunları
- Yakın ilişki kurma güçlükleri ve bağlanma problemleri
Bu sorunlar, DSM’den bir başlık çıkarıldığı için yok olmamıştır. Sadece artık o başlık altında adlandırılmamaktadır. Klinik başvurular devam etmekte, bireysel acı ve işlev kaybı sürmektedir; fakat bunlar başka tanı kategorileri içinde ele alınmaktadır.
Bu noktada önemli bir gerçek ortaya çıkar:
Bir durumun DSM’de yer almaması, onun klinik olarak var olmadığı anlamına gelmez. DSM, gerçeği yaratan bir kitap değil; gerçeği sınıflandıran bir araçtır. Sınıflandırma değiştiğinde, gerçeklik otomatik olarak değişmez.
Sonuç: Bilim mi Değişti, Dil mi?
Tüm bu sürece bütüncül bakıldığında, DSM tarihinde yaşanan şeyin bir “bilimsel keşif” olmadığı açıkça görülmektedir. Ortaya çıkan tablo şudur:
- Eşcinselliğin nedenlerine dair açıklayıcı, test edilebilir ve evrensel kabul görmüş bir bilimsel model ortaya konmamıştır.
- Klinik gözlemler bir anda geçersiz hâle gelmemiştir.
- Psikolojik sıkıntılar ve başvurular sona ermemiştir.
Değişen şey, kurumların hangi kelimeleri kullanabileceği olmuştur.
Bu nedenle eşcinselliğin DSM’den çıkarılması süreci; “bilim artık konuştu” şeklinde değil, bilim, etik kaygılar ve politik baskıların kesiştiği bir kurumsal yeniden düzenleme olarak okunmalıdır.
Bu ayrımı yapmadan “bilim böyle dedi” demek, bilimi savunmak değildir.
Bu, yalnızca otoriteyi kutsamak olur.
Bilim, soru sormaya devam ettiği sürece bilimdir.
Sorular sustuğunda geriye kalan şey, bilim değil; karardır.
Eski Eşcinsellerin İtirazları:
Duyulmak İstenmeyen Bir Ses
1970’li yıllarda alınan kararlar sürecinde Robert L. Spitzer, büyük ölçüde LGBT örgütlerinin taleplerini ve söylemlerini merkeze alarak hareket etmişti. “Hastalık değildir” vurgusu, bu dönemin ana ekseni hâline gelmişti. Ancak bu yoğun politik iklimde, neredeyse tamamen görmezden gelinen bir grup vardı: Kendilerini “eski eşcinsel” (ex-gay) olarak tanımlayan kişiler.
Bu insanlar, eşcinsel çekimlerinden rahatsızlık duyduklarını, bu nedenle kendi istekleriyle terapiye başvurduklarını söylüyorlardı. Anlattıkları ortak bir noktada buluşuyordu:
Terapi süreciyle birlikte istenmeyen eşcinsel çekimlerin azaldığı, zamanla karşı cinse yönelik ilginin arttığı ve yaşamlarının daha bütünlüklü hâle geldiği.
Bu anlatılar, dönemin hâkim söylemiyle çelişiyordu. Çünkü yaygın iddia şuydu:
“Eşcinsel yönelim değişmez, sabittir ve her türlü değişim iddiası bilim dışıdır.”
Oysa sahada, bizzat bu deneyimi yaşayan insanlar vardı. Ve bu insanlar, en az aktivist gruplar kadar gerçekti.
Spitzer’in Fikrini Değiştiren Temas
Yıllar sonra, 1999’da düzenlenen American Psychiatric Association (APA) Yıllık Toplantısı’nda Spitzer, bu kişilerle doğrudan temas kurdu. Yüz yüze görüşmeler, anlatılan deneyimler ve ortak örüntüler Spitzer’in dikkatini çekti.
Bu noktada Spitzer şunu fark etti:
Eğer bilim gerçekten bilimse, hoşumuza gitmeyen verileri de incelemek zorundadır.
Bunun üzerine, bu iddiaların bilimsel olarak araştırılması gerektiğine karar verdi ve yeni bir çalışma başlattı.
2003 Çalışması: Tartışmayı Yeniden Açan Bulgular
Spitzer, 2003 yılında yayımladığı çalışmasında son derece temkinli bir dil kullandı. Çalışmanın iddiası şuydu:
– Eşcinsel yönelim her birey için kalıcı ve değişmez olmayabilir.
– Bazı koşullarda, bazı bireylerde heteroseksüel yönelime doğru anlamlı bir değişim mümkündür.
Spitzer, bu bulguları “herkes değişir” gibi genelleyici bir dille sunmadı. Aksine, özellikle “bazı bireylerde” ifadesinin altını çizdi. Yani çalışma, ne ideolojik bir manifesto ne de mutlak bir iddia taşıyordu. Bilimsel bir ihtimali tartışmaya açıyordu.
Tepki: Bilimsel Eleştiri Değil, Linç
Ne var ki bu çalışma akademik bir tartışma zemini oluşturmadı. Aksine, çok kısa sürede sert ve örgütlü tepkilerle karşılaştı. Eşcinsel örgütler Spitzer’i açıkça hedef aldı.
– “İhanetle” suçlandı
– Yoğun hakaretlere maruz kaldı
– Tehdit edildi
– Hakkında sistemli bir karalama kampanyası yürütüldü
Burada dikkat çekici olan şudur:
Çalışma metodolojik olarak eleştirilebilir, tartışılabilir, geliştirilebilir bir çalışmaydı. Ancak bilimsel itirazlar yerine, kişisel saldırılar ve baskı devreye sokuldu.
Geri Adım ve Özür
Bu yoğun baskı ortamının ardından, ileri yaşlarda olan Spitzer kamuoyuna bir açıklama yaparak çalışmasını “hatalı” olarak nitelendirdi ve özür diledi. Bu geri adım, yıllar boyunca “bilim kazandı” şeklinde sunuldu.
Oysa süreci yakından izleyenler için tablo farklıydı.
Yazar Christopher Doyle, bu özrü değerlendirirken önemli bir noktaya dikkat çeker: Spitzer’ın bilimsel olarak ikna olduğu için değil; uzun süreli baskı, tehdit ve itibarsızlaştırma karşısında yıprandığı için geri adım attığını belirtir. Doyle’a göre Spitzer, artık bu konuyla mücadele edecek gücü kalmadığı için susmayı seçmiştir.
Sonuç: Hangi Sesler Meşru Sayıldı?
Bu süreç bize çok şey anlatır. Bir yanda, “biz değiştik” diyen insanlar vardır. Diğer yanda ise bu anlatıların duyulmasını bile istemeyen örgütlü bir yapı.
Bilim, normalde farklı deneyimleri dinler, karşılaştırır ve tartışır. Ancak burada olan şudur:
Bazı deneyimler meşru, bazıları ise yasaklı ilan edilmiştir.
“Eski eşcinsellerin” itirazları, bu nedenle yalnızca klinik bir tartışma değildir. Bu, aynı zamanda şu sorunun cevabıdır:
Bilimde gerçekten her soru sorulabilir mi, yoksa bazı cevaplar baştan mı susturulur?
Spitzer örneği, eşcinsellik meselesinde kararların her zaman verilerle değil; hangi seslerin konuşmasına izin verildiğiyle şekillendiğini açıkça göstermektedir.
Bilimsel Bir Sonuçtan Çok Kurumsal Bir Çerçeve
DSM-5’te eşcinselliğe dair hiçbir tanımın yer almaması, “eşcinselliğin bilimsel olarak çözüldüğü” anlamına gelmez. Aksine, şu gerçeği gösterir:
Bu konu, artık tanı sistemleri içinde tartışılmayacak bir alana taşınmıştır.
Bu durum bilim tarihinde nadir değildir. Bazen bir mesele, bilimsel olarak çözüldüğü için değil; tartışılması kurumsal olarak riskli hâle geldiği için alan dışına itilir. DSM-5 ile yapılan da budur. Eşcinsellik meselesi, klinik açıklama arayışının değil; kurumsal sessizliğin konusu hâline gelmiştir.
Aktivizmin Tıbbi Sınıflandırmalar Üzerindeki Etkisi
Bu süreç, LGBT hareketinin yalnızca toplumsal ve hukuki alanda değil; tıbbi sınıflandırmalar ve normlar üzerinde de belirleyici bir etki kurabildiğini açıkça göstermektedir. Burada etkiden kasıt, yeni bir bilimsel veri üretmek değil; hangi başlıkların meşru sayılacağına karar verecek güce ulaşmaktır.
Böylece eşcinsellik meselesi, “Bu nedir, neden olur, hangi koşullarda değişir?” gibi bilimsel sorulardan uzaklaştırılmış;
“Bu başlık altında konuşulamaz” çizgisine çekilmiştir.
Sonuç: Bilim Kapanmadı, Konu Kapatıldı
DSM-5 ve güncel durum, eşcinsellik meselesinin bilimsel olarak “çözüldüğünü” değil;
bilimsel tartışmanın kurumsal olarak sınırlandırıldığını göstermektedir.
Bu nedenle “DSM-5 böyle dedi” cümlesi, bilimsel bir delil değil; kurumsal bir tercihin ifadesidir. Bilim, sorular sormaya devam ettiği sürece canlıdır. Soruların yasaklandığı yerde ise geriye bilim değil, karar metinleri kalır.
Bugün yaşanan tam olarak budur.





