20Nis2026

Aslını bilmeyen neslini ihya edemez

Blog

Çocuğunu Cinsel Kimlik Karmaşasından Korumak İsteyen Sevgili Anne Babalar Bu Çağrı Size!

Çocuğunu Cinsel Kimlik Karmaşasından Korumak İsteyen Sevgili Anne Babalar Bu Çağrı Size!

Yazar

Aile Danışmanı Beyza Barındık

Çocuğunu Cinsel Kimlik Karmaşasından Korumak İsteyen Sevgili Anne Babalar Bu Çağrı Size!

Çok dehşetli bir çağda yaşıyor, çocuk yetiştirmenin de bir o kadar zorlaştığı dönemlerden geçiyoruz. 

Bugün size cinsel kimlik karmaşasından bahsetmek istiyorum. Yüksek oranda erkek çocuklarında gözlemlenen bu durum aynı zamanda kız çocuklarında da görülebiliyor. Bu yazımda erkek çocukları üzerinde duracağım. Bir çocuğun erkek olarak doğmasına rağmen kız çocuklarının aktivitelerine katılmak istemesi, onların eşyalarına ilgi duyması, kızlarla oynamak istemesi gibi durumlarla karşılaşabiliyoruz. Böyle durumlarda anne-babalar, bizim için kimlik karmaşası sorununun bu belirtilerini göz ardı edebiliyor, görse bile çok önemsemeyebiliyor. Ancak süreç her zaman sorunsuz işlemiyor. 

Küçük yaşlarda böyle eğilimleri olan erkek çocuklarımız, doğru bir cinsel kimlik eğitimi ve anne babaların rollerini doğru şekilde üstlenmesiyle düzelebiliyor. Ancak bu dönemlerde belirtiler göz ardı edilirse, ilerleyen süreçte çocuğun bu eğilimleri artış gösteriyor. Bunu engellemek için erken yaşta müdahale çok önemlidir. Şunu bilmeliyiz ki cinsel kimlik rolleri öğrenilir. Bu yüzden anne ve babanın çocuğu kendi öz cinsiyetine yönlendirmesi gerekir.

Çocuk dünyaya geldiğinde ilk önce anneyle bağ kuruyor. Babayla aralarındaki bağ ise zaman içerisinde oluşuyor. Bu bağın sağlıklı bir şekilde kurulması çok önemlidir. Erkek çocuklarında görülen cinsel kimlik karmaşası sorununun çözümünde babalarımıza büyük görev düşüyor. 

Peki nasıl?

Bir baba mutlaka babalık rolünü üstlenmeli, sorumluklarını almalı ve çocuğuyla paylaşımlarda bulunmalı, onunla vakit geçirmelidir. Evde hiç olmayan baba, evde olsa da pasif olan, çocuğuyla vakit geçirmeyen, eve geldiğinde ailesiyle vakit geçirmeden televizyon izleyen bir baba, eşi ve çocuğuyla olan ilişkisinin zarar görmesine sebep olur. Böyle bir ortamda büyüyen çocukta baba rolü pasif olduğu için bu eğilimlerle karşılaşma oranı artıyor. Çünkü erkek çocuğu, rol model alabileceği bir baba figürü göremiyor. Anne daha çok ön planda ve baskın karaktere bürünüyor. Böylelikle çocuklarla en çok vakit geçiren anne oluyor ve erkek çocuğu rol model olarak anneyi örnek alıyor. Bu durumun önüne geçmek için babalarımızın ev içindeki sorumluluklarını üstlenmesi gerekiyor. 

Bazı durumlarda da baba sorumluluklarının bilincinde olsa bile anneler çok korumacı olabiliyor. Çocukların babayla vakit geçirmelerine, doğalarına uygun etkinlikler yapmalarına engel olabiliyor. Annelerin bu durumda geride durup erkek çocuklarının babalarıyla bağ kurmalarına izin vermeleri gerekiyor. Anneler bunu, çocuklarını korumak ve kendilerince en iyi şekilde onlara bakabilmek için yapıyor ama şunu bilmeliyiz ki yaratılış gereği erkek çocukları hareketlidir ve bedensel oyunlara yatkındırlar. Bunu da en iyi babayla karşılarlar. Onları bu konuda desteklemeli ve engellememeliyiz. Babayla erkek çocukların doğasına uygun aktiviteler yapmasına müsaade etmeliyiz ki kendine güveni gelişsin; kendi potansiyelini ortaya çıkarma fırsatı bulabilsin. Bu fırsatı bulamayan çocuklar, içine kapanık, narin ve kırılgan yapıya sahip olabiliyor. Zamanla erkek arkadaşlarının oyunlarına katılamıyor; onlardan iyice uzaklaşıyor. O yüzden erkek çocuklarının erkek rolünü babasından veya çevresindeki yakın erkek rol modellerinden öğrenmesine müsaade edilmeli ve cinsel kimliği doğru bir şekilde öğretilmelidir.

Eğer baba hayatta değilse ne yapmalıyız? Amca, dayı, abi gibi ona rol model olabilecek alternatifler bulup, onlarla iyi vakit geçirmesini sağlamalıyız.

özlem gınık
Blog

Cinsiyetsizleştirme Projesiyle Bizi Yüreğimizden Vurdular!

Aile Danışmanı / Çocuk Gelişimi Uzmanı Özlem Gınık

Blog

Cinsiyetsiz Toplum Dayatmasına Dur De!

Cinsiyetsiz Toplum Dayatmasına Dur De!

Bir Neslin Sessizce Dönüştürülüşü

İnsanoğlu yeryüzüne ayak bastığı anda iki cinsiyet halinde yaşamını sürdürüyordu. Bunlar erkek ve kadın cinsiyetleriydi. Nasıl erkek, nasıl kadın derseniz tam manasıyla gerçek bir erkek ve kadın olarak. Fıtratları bozulmamış olan bu erkek ve kadından insanlık türedi. Yeryüzünde nefes alan insan sayısı her geçen gün arttı. Derken bugünlere gelindi.

Bir zaman sonra kendilerini dünyanın efendileri ilan eden birkaç korkunç aile bu kocaman dünyaya masum insanları sığdıramadı. Kendilerine gelince sonsuz olan kaynaklar, diğer insanlara gelince “tükeniyor” oldu. Günlerce, aylarca, yıllarca düşündüler; nasıl olur da özel alanımızı genişletir, dünyayı ele geçirir ve insanlığın sonunu getiririz diye plan üstüne plan yaptılar.

Küçük Adımlar İlkesiyle Başlayan Büyük Plan

Psikolojide bir kavram var: küçük adımlar ilkesi. Eğer bir şeyi yapmak istiyorsan basamak basamak çıkacaksın ve yavaş yavaş alıştıracaksın. İster güzel bir davranış istersen de kötü bir edim, fark etmez; bu ilkeyi uygula ve sonucu gör, diyordu psikoloji. Tam da bunu yaptılar, dünyanın sahte efendileri. Bizi değerlerimizden, ahlakımızdan, öz benliğimizden ve nihayetinde inancımızdan küçük adımlar ilkesince parça parça kopardılar.

Önce zamanımızı çalmak için televizyonu getirdiler evlerimize. Başta kendi ahlakımıza uygun dizi film izliyoruz diye avunsak da bir süre sonra ahlakımızın zıddı her şeyi rahatlıkla izler, yorum yapar ve takdir eder hale getirildik. Sonra ellerimize akıllı telefon tutuşturdular. Yine kendi menfaatlerimiz için kullanırız diye ümitlenirken bütün özel hayatımızı seve seve ifşa ederken bulduk kendimizi.

Nihayetinde okuma yazmayı unutmuş, kültür ve sanatı rafa kaldırmış, tükenmiş bedenlerimizle dizi, film ve video izleyebilmek için bazı platformlar satın aldık ama anladık ki asıl satın alınan bizim geleceğimiz, hayallerimiz ve hayatlarımızmış.

Bir Neslin Dönüşümü

Her türlü sapkınlığı, bir hastalık değilmiş de farklılıkmış gibi gösterip bizi “görün, kabullenin” diye kandırdılar. Erkekleri kadınlığa, kadınları erkekliğe özendirmek adına film, reklam, dizi, video, sosyal medya her mecrada boy gösterip “yalnız değilsin” mesajı verdiler. Önce sahte bir hastalığa sonra da korkunç bir “tedaviye” inandırdılar. Önce kişiye farklı bir kimlik dayatıp sonra onu ameliyat masasına yatırdılar.

Hadi bu insanlar kandırıldı diyelim, peki bu ameliyatı yapan doktorlar bir an olsun o masaya kendi evlatlarını koymadılar mı? Gerçi bizde o kadar “aydın” var ki, “çocuğum dinden uzak olsun da ne olursa olsun” diyorlar gurur duyarcasına.

Asıl Hedef: Nesli İfsat Etmek

Bunların derdi yeryüzünde erkek ve kadın olan iki cinsiyetin varlığı değil! Yaratılış itibariyle üreme özelliğine sahip gerçek erkek ve kadını devre dışı bırakmak ve nesli ifsat etmektir. Şimdilerde etrafınıza bakınız; erkek görünümlü nice kadın, kadın görünümlü nice erkek göreceksiniz; hatta bazı insanların hangi cinsiyette olduğunu dahi anlayamayacaksınız.

Bunlar bizim anne babası abdestli, namazlı insanlarımızın evlatları. Zihinleri, bedenleri, hayatları Avrupa prangasına bağlı zavallı gençlerimiz. Bir gün utanarak bakacakları fotoğraf karelerini, bugün büyük bir gururla çekiyorlar.

Hak Mücadelesinden Vazgeçmeyeceğiz

Allah izin vermediği müddetçe yeryüzünde tek bir yaprak dahi kımıldayamaz! Buna inancımız tam. İnsan, ölmek için doğan ve mezarına koştuğunu ölünce anlayan; kendini yeryüzünün en güçlü varlığı sanan, fakat en aciz varlık olduğunu nihayetinde anlayan kompleks bir varlıktır. Bu varlık, ilk insan Hz. Âdem’den son insana kadar birçok tuzağa düşse de asla yok olmamıştır.

Nasıl ki Lut Peygamber (as.) “Kavmimi uyarmaktan dilimde tüy bitti, al canımı Rabbim” demediyse ve kendi karısına dahi hakkı anlatmaktan usanmadıysa, biz de anlatacak, uyaracak ve dilimizdeki son tüy bitene kadar haklı davamızdan asla vazgeçmeyeceğiz.

Bizim mücadelemiz kandırılan, korkutulan genç yüreklerle değil; dünyayı emperyalizme, liberalizme, komünizme, teröre, kan, gözyaşı ve acıya mecbur bırakmak için gece gündüz plan yapan korkak bedenlerledir.

Unutmayın ki insanlar ve her canlı varlık sevgiden beslenir. Bizler sevgimizle galip geleceğiz biiznillah.

Sınıf Öğretmeni / Yazar   Denizay Büyükdağ Konuk
Blog

Biz Homofobik miyiz!

Homofobi kavramının kökenini, sözlük anlamını ve toplumsal normlar çerçevesindeki yerini inceleyin. Cinsel yönelim tartışmaları ve genç nesil üzerindeki etkilerine dair bir analiz.

Blog

Çocuklarımızı Uyandırmak Değil Onlarla Birlikte Uyanık Kalmak

Çocuklarımızı Uyandırmak Değil Onlarla Birlikte Uyanık Kalmak

Uyanık Nesillerin Sorumluluğu

Günümüz dünyası çocuklarını korumak isteyen anne babaları, büyük bir ikilemin tam ortasına sürüklüyor. Bir yandan çocukluklarını yaşasınlar, korkmasınlar, travmasız büyüsünler istiyoruz. Diğer yandan sosyal medyada, okulda, sokakta ve hatta dijital oyunlarda onları bekleyen tehlikeleri görüyor ve ürküyoruz. Bu noktada ailelerden sıkça duyduğumuz bir cümle var: “uyuyan çocuğu uyandırmayalım.”

Peki gerçekten çocuklar mı uyuyor? Yoksa uykuda olan biz yetişkinler miyiz?

Zaman değişti. Bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Çocuklarımız her gün birçok kötü şeye maruz kalıyor; bazen ekranın arkasında, bazen bir arkadaş sohbetinde, bazen okulda, bazen sadece sokakta yürürken…

Çocuklarımız bizden çok daha uyanık ve algıları açık. Böyle bir çağda yaşıyorlar. Kulakları her yerde, gözleri her şeyi görüyor. Yaşları küçük olabilir ama algıları değil. Bugün 8 yaşındaki bir çocuk, dijital dünyadaki bir kriz hakkında bizden önce haberdar olabilir. Ne her şeyden habersiz kalmalarını istemek gerçekçi, ne de hayatın tüm yükünü omuzlarına bırakmak doğru. Belki de en dengeli yol çocuklarımızı korkutmadan bilgilendirmek; fazla yüklenmeden güçlendirmek. Bu yüzden mesele onları uyandırmak değil, onlarla uyanık kalabilmektir.

Çocukları Bilgilendirmek mi, Korkutmak mı?

“Çocuklarımızı bilgilendirmek bilmedikleri şeyleri akıllarına sokmak olur mu?” Bazen bizler, “benim çocuğumun aklına böyle şeyler gelmez” diyebiliyoruz. Ama çocuklar zaten bir şeyler görüyor, duyuyor. Oysa çocukların zihinleri sanıldığından çok daha açık. Çocuklar bizim sandığımızdan daha fazla farkındalık sahibi. Yanlış olanı, bir bakışın tuhaflığını, bir davranışın sınırları aştığını hemen fark edebiliyorlar. Fakat gördüklerini duyduklarını, hissettiklerini nasıl anlamlandıracaklarını bilemediklerinde ne yapacaklarını da bilemiyorlar. İşte asıl tehlike burada başlıyor. Sonuç olarak bizim rehberliğimize ihtiyaç duyuyorlar.

Gündemi sarsan haberleri çocukla paylaşmak, onların aklında olmayanı aklına sokmak anlamına gelmez. Asıl mesele, zaten gördüğü duyduğu şeyleri nasıl anlamlandırdığı ve bunlara karşı nasıl refleksler geliştirdiğidir. Biz susarak o sessizliği bir başkası belki de yanlış bilgilerle dolduracaktır.

Hatırlayalım “tanımadığın kişiden şeker alma” demek, korkutmak değil, korumaktır. Bu uyarı bize her güzel görünenin güvenli olmadığını öğretmişti.

O yüzden çocukları risklerle ilgili bilgilendirmek, onlara kötülüğü öğretmek değildir; kötülükle karşılaştıklarında ne yapacaklarını öğretmektir. Çocukları korumak demek, sadece kötü bir durumun gelmesini engellemek değil; kötü bir durum karşısında nasıl davranmaları gerektiğini öğretmektir. Korkutmadan, dramatize etmeden; bilinçli bir şekilde.

Albert Einstein şöyle der: “Dünyayı tehdit eden en büyük tehlike, kötülük yapan kötü insanlar değil, onların yanında sessiz kalan iyi insanlardır.”

Çocuğumuzu korkutarak değil; kötülüklere karşı hazırlayarak büyütmeliyiz. Bu bir denge meselesidir. Ne bütün kötülükleri gözlerinin önüne sererek çocukluğunu çalmalıyız ne de hiçbir şeyden haberdar etmeyerek ona karşı dünyayı sessizce terk etmeliyiz.

Kimi zaman çocuğa şunu sormak daha büyük kazanım olabilir: “Böyle bir durumda sence ne yapılmalı?” Çünkü çocuk zaten düşündü, gördü, duydu ya da yaşadı. Sadece bununla nasıl başa çıkacağını bilmiyor.

Sessiz Kalmak Korumak Değildir

“Benim başıma gelmedi, bizim çevrede olmaz” demek, tehlikeyi yok etmez. Kötülükleri yok saymak, sadece onun daha da büyümesine yol açar. Anne babalar olarak en büyük sorumluluğumuz, çocuklarımızı gerçeklikten uzak tutmak değil, gerçeklikle baş edebilecek donanıma sahip olmalarını sağlamaktır.

Çocuğa anlatılmayan her gerçek, bir gün onun karşısına bilinçsiz bir şekilde çıkar. Ve biz çocuklarımıza bilgi vermediğimizde, bu görev başka yerlerce üstlenilir. Bazen yanlış bir arkadaş, bazen yanıltıcı bir video, bazen karanlık niyetli bir yetişkin…

O yüzden sormamız gereken soru şudur: “Çocuğuma hayatı ben mi anlatacağım, yoksa hayat mı ona acı şekilde öğretecek?”

Korumak İçin Önce Anlamak

Korumak için önce anlamak gerekir. Çocuklarımızı önce anlamak gerekir. Bir çocuğun dünyasında yol gösterici olmak sadece bilgelikle olmaz; yol gösterici olmak için onu anlamak şarttır. Çocuklarımıza sahici bir rehberlik sunmak için dünyayı çocuklarımızın gözleriyle görmeye cesaret etmeliyiz. Onların algılarını, neyi nasıl gördüklerini anlamaya çalışmak, onları kötülüklerden korumanın ilk adımıdır.

Sözcüklerle kendimizi ifade etmekten çok, onların duygularına dokunmak gerekir. Bazen anlattıklarımızdan çok, onların hissettiklerine kulak vermek; birlikte hissetmek ve onları anlamak daha güçlü bağlar kurmamızı sağlar.

Onlarla diyaloğumuzda güvenli iletişim alanları inşa etmek esastır. Çocukların korkularını, sorunlarını, sorularını, hata ve yanlışlarını çekinmeden paylaştıkları bir ortam oluşturmak, onları yalnızlıktan korur.

Bilgi ile keşif yolculuğu önemlidir. Onlara sorular sorup birlikte araştırmak öğretmekten çok öğrenmenin kapısını açar. Tüm tehlikeleri sıralayıp kaygıya boğmak yerine duyduklarımızın ve gördüklerimizin öğrenmeye dönüştüğünü kavratmak çocuğu güçlendirir.

Biz onlara sadece hayata gelmeleri için vesile olmadık. Vesile olduğumuz hayatı anlamlandıracak, koruyacak, şekillendirecek donanımı da sunmak zorundayız. Çünkü mesele çocuğu uyandırmak değil; onunla uyanık kalmak ve göz göze geldiğimizde susmak değil, onunla konuşmaktır.

Çocuk Gelişimi Uzmanı / Aile Danışmanı   Özlem GINIK
Blog

Çocuğunu Kaybetmek İstemeyen Anne Babalar İçin: Özdeşim, Kimlik ve Dua Üzerine Bir Uyarı

Çocuğunu Kaybetmek İstemeyen Anne Babalar İçin:
Özdeşim, Kimlik ve Dua Üzerine Bir Uyarı

Sessiz Bir Krizin Eşiğindeyiz

Modern çağda çocuklarımız, biz fark etmeden elimizden kayıp gidiyor. Sessiz, tepkisiz, ekranların ardında kaybolmuş bir nesil yetişiyor. Anne babaların çoğu bu sessiz dönüşümün farkında değil. Oysa bu değişim, yalnızca teknolojiyle açıklanamaz. Bu bir özdeşim krizidir. Çocuk, anne babasında bulamadığı rehberliği, dışarıda arıyor. Kendine kim olduğunu, nasıl biri olacağını, nereye ait olduğunu anlatacak bir model arıyor. Ama o model biz değilsek, yerini mutlaka başkaları dolduruyor. Ve o “başkaları”, bugün artık sosyal medya ekranlarında. Filtrelenmiş hayatlar, sahte mutluluklar, “özgürlük” adı altında dayatılan kimlikler… İşte çocuklarımız, bu sanal dünyanın elinde yavaş yavaş kendi doğasından uzaklaşıyor.

Çocuğun Rol Model Arayışı

Bir çocuk için anne baba ilk aynadır. Kendi varlığını, değerini, ahlâkını önce bu aynada görür. Eğer bu aynada sevgi yoksa, güven yoksa, sınır koyma yoksa… Çocuk başka aynalara yönelir. Popüler kültürün parıltılı ama sahte aynalarına. Orada kendini ararken, kendi benliğini kaybeder.

Bir çocuğun karakteri, gördüğüyle şekillenir; duyduğu nasihatlerle değil, yaşadığı örneklerle güçlenir. Bu yüzden “model olmak” sadece sözle değil, hâl ile mümkündür. Anne babanın sevgisi, ilgisi, tutarlılığı çocuğun ruhunu inşa eder.

Erkek ve Kız Çocuklarda Ayrı Tehlikeler

Erkek çocuklar için anne-baba ilişkisi, kimlik oluşumunun temelidir. Eğer baba suskunsa, anne baskınsa; çocuk maskülen kimliğini oturtamaz. Kendini ifade etmekte zorlanır, içe kapanır, yanlış rol modellerine yönelir. Oyunlarda, dizilerde, sosyal medyada “erkekliği” taklit etmeye başlar.

Kız çocukları ise “beğenilme” ve “görülme” ihtiyacıyla dış dünyaya açılır. Eğer ailede ona değer veren, dinleyen, rehberlik eden bir anne-baba yoksa; beğenilmek için kendini sergileyen bir dünyanın içine sürüklenir. Orada güzellik sevgiyle değil, bedenle ölçülür. Ve o da bir süre sonra kendi değerini yanlış yerlerde arar.

Sonuç olarak; sağlıklı kişilik gelişimi değil, kimlik karmaşası gelişir. Ne olduğunu bilemediğimiz bir “kız” ya da “erkek” yetiştiririz… Ve bunu fark ettiğimizde çoğu zaman çok geç olur.

Şefkatli Rehberlik ve Manevi Eğitim

“En kudsî vazife, evlâdının imanını kurtarmaktır.”

Maddi imkânlar, iyi okullar, özel kurslar elbette kıymetlidir. Ama çocuğun ruhu açsa, hiçbir eğitim onu doyurmaz. Gerçek eğitim, önce kalbe dokunmakla başlar.

Model olmak;

  • Onu anlamaktır,
  • Onunla bire bir vakit geçirmektir,
  • Onunla birlikte dua etmektir,
  • Onun kalbine sükûnet ve yön kazandırmaktır.

Bir çocuğa bırakabileceğimiz en büyük miras, doğru bir özdeşimdir. Çünkü bir gün biz bu dünyadan gideceğiz… Ama bizden aldığı inanç, sevgi, güven; onun içinde bir ömür yaşamaya devam edecek.

Ebeveynler İçin 8 Pratik Tavsiye

  • Her gün en az 10 dakika “yalnızca onunla” ilgilenin.
  • Evde bağırmadan iletişim kurmayı hedefleyin.
  • Sosyal medyada geçirdiğiniz süreyi sınırlayın.
  • Çocuğun duygularını tanıyın ve küçümsemeyin.
  • Kendi hatalarınızı itiraf edin, özür dileyin.
  • Birlikte dua edin, Kur’an okuyun, sohbet edin.
  • Birlikte dini kitaplardan bölümler okuyun.
  • Tarihi kişilikleri ve din büyüklerini tanıtarak büyütün. (Yunus’u, Mevlana’yı, Akşemseddin’i tanıyan çocuk, elalemin sapkın Korelisine hayran olmaz.)

Kalpten Kalbe Yükselen Bir Niyaz

“Allah’ım! Evlatlarımıza iman, iffet ve istikamet nasip eyle. Onları sapkın fikirlerden, kimlik buhranlarından, yalnızlık girdaplarından muhafaza eyle. Kalplerine nur, yollarına rehber, hayatlarına rahmet ver. Bizleri de onlara en güzel örnek, en sağlam dayanak eyle. Âmin, bi hürmeti Seyyidil Mürselîn.”

Son Söz: Her Şey Bitmeden Fark Etmek

Bir çocuğun kalbi boş bir levha değildir. Hikmete aç bir toprak gibidir. Üzerine ne ekerseniz, Allah’ın izniyle o filizlenir. Bugün ekme zamanı. Yarın çok geç olabilir…

Manevi Danışman   Sunay ELMALI
Blog

Çocuğum Eşcinsel Olarak mı Doğdu?

Manevi Perspektif

Çocuğum Eşcinsel Olarak mı Doğdu?

Cinsel kimlik karmaşasını; çocukluk yaraları, ebeveyn tutumları, akran etkisi ve dijital yönlendirmelerin kesişiminde ele alan bir farkındalık yazısı. İmtihan, irade ve merhamet dengesine manevi bir bakış.

Hayır, eşcinsel olarak doğmadı. Doğru duydunuz. Çocuklarınız eşcinsel olarak doğmadı; çünkü doğuştan getirilen bir “eşcinsellik” olgusu yok. Bunu anlayabilmek için önce cinsel kimlik karmaşasının ne anlama geldiğini kavramamız gerekiyor.

Bu mesele modern dünyanın “özgürlük” diye pazarladığı bir tercih değil; çoğu zaman çocukluk döneminde temelleri atılan bir aidiyet kırılmasıdır. İhmal, sevgisizlik, yanlış ebeveyn tutumları, alay, akran zorbalığı, istismar, dijital yönlendirmeler ve medya bombardımanı; hepsi bu karmaşanın tuğlalarını üst üste koyar.

“İnsanı onarmadan toplumu onaramayız. İnsanı onarmanın yolu ise kalbe merhamet, akla hikmet, eve şefkat taşımaktan geçer.”

Sessizlik de Bir Tercihtir

Psikiyatristler, psikologlar ve sahada çalışan danışmanlar bugün bu alanda kelle koltukta bir mücadele yürütüyor. Çünkü hakikati savunmak, çağın rüzgârına ters yürümek demek. Ne yazık ki uzmanlık alanının dışında kalan bizler, konfor alanımıza sığınıyor; birkaç satırlık okumayı veya bir semineri bile kendimize fazla görüyoruz. Oysa bu sessizlik, farkında olmadan bir neslin sessiz çığlığına sırt çevirmek anlamına geliyor.

Gizli Vakum: İdeolojik Akımlar ve Dijital Meydan

Dün kara propagandalar, farklı cinsel kimlik yönelimlerini teşvik eden ideolojik hareketleri masumiyet kisvesiyle tanıtırken; bugün bu propagandaların acı sonuçları hayatlarımızın tam ortasında duruyor. Mesele artık birkaç marjinal grubun değil; her evin, her sınıfın, her ekranın içine sızmış bir kimlik kargaşasıdır.

Önleyici Manevi Şuur: Çocuğun kalbini kazanmak; merhamet ve sınır dengesini kurmak; dijital içeriklere bilinçle yaklaşmak; baba ve anne rolünü sıcak, görünür ve kararlı kılmak.

“İncel” Olgusu: Erkek Kimliğinde Kırılma

Bu tabloya bir de “incel” adı altında ortaya çıkan ve kimi zaman sadist eğilimlerle birleşen yeni bir kimlik sapması eklendi. İncel yapıları; öfke, reddedilme ve değersizlik duyguları yaşayan genç erkekleri hedef alıyor. Babasızlık ya da pasif baba, kaygılı-yoğun kontrolcü ebeveynlik, akran reddi ve dijital yalnızlık; maskülen özdeşimi zayıflatıyor, genç erkek gücü şiddet ve cinsellik arasında yanlış bir denklemde aramaya başlıyor.

Cinsel kimlik karmaşası yaşayan bireylerde olduğu gibi, bu yapıda da kimlik, öfke ve aidiyet iç içe geçiyor. Bir yanda yönünü kaybetmiş erkeklik; diğer yanda yönünü kaybetmiş kadınlık… Ve biz, bu kimlik boşluklarının ortasında çoğu zaman suskun kalıyoruz.

Ritüelden Yaşama: Peygamberî Ölçü

Sizce de bu tablo, peygamberî bir yaşamdan uzaklaşmamızın bir sonucu değil mi? Dini sadece ritüellere sıkıştırdığımızda; evlat yetiştirmede, ahlakta, merhamette ve cinsiyet algısında yolumuzu kaybederiz. Oysa İslam, yalnızca ibadet saatlerinde değil; hayatın tamamında yol gösteren bir rehberdir.

Merhamet–İrade–İmtihan Dengesi

Evet, imtihanlarımız ağır. Ama bizler için bir yol, bir usûl var. Yolumuzu aydınlatan rehberimiz, Allah’ın Elçisi, bize sadece ibadeti değil; insanı onarmayı da öğretti. Çocuklarımızın kalbini kazanmadan hiçbir ideolojik savaşı kazanamayız. O kalbi kaybettiğimizde yalnızca bir çocuğu değil, bir nesli kaybederiz.

“Nerede bu ümmetin babacan babaları, şefkat timsali anaları, sımsıcak yuvaları?” Cevap, evimizin kapısından içeri girdiğimiz anda başlar.

Artık susma zamanı değil. Artık “bizim çocuklarımız” deme zamanı. Çünkü sessiz kaldığımız her gün, bir başka gencin kalbinde Allah’a dair güven biraz daha eksiliyor.

İlahiyatçı-Eğitimci-Zeynep-Çoturoğlu
Blog

İslam’da Eşcinsellik Ayetlerle Nasıl Yasaklanmıştır?

İlahiyatçı-Eğitimci | Zeynep Çoturoğlu