Kadirhas Üniversitesi Öğretim Üyesi
Kadirhas üniversitesi mescidine ayakkabı ile girerek uyarıları dikkate almayan öğretim üyesi hakkında farklındalık oluşturulması çalışması yapıldı.
Kadirhas üniversitesi mescidine ayakkabı ile girerek uyarıları dikkate almayan öğretim üyesi hakkında farklındalık oluşturulması çalışması yapıldı.
BİLMEK…
Bilinmek arzusu ile insan yüzyıllardır araştırır öğrenir. Önce kendisine sonra bilime katkı sağlayarak aslında kendisinin de bilinmesini ister. İnsan fıtrat üzere bilinmek ister ve bilgisinin paylaşılması, bilginin altında yatan kendi benliğini su yüzüne çıkarması durumudur.
Toplumda her cansız varlık kendisine has özellikleriyle vardır ve bu durum kabul görmüş sorgulanmayan bir gerçekliktir. İnsanın bir diğer insandan farkı ise temel çizgide kadın-erkek ayrımındadır.
Tolumun temel yapı taşı olan insan, cinsiyetiyle vardır. Kişi kendisini toplumda cinsiyetiyle konumlandırır ve cinsiyetine uygun insanca bir muamele bekler. Bu yüzden de bilme merakını önce kendi üzerinde gidermek ister.
CİNSİYET KİMLİĞİ SORUNU
Cinsiyet karmaşası yaşayan bir bireyin kendini toplumda konumlandırabilmesi oldukça zordur. Bunun için önce ruh ve beden dengesi sağladığı bir cinsiyet kimliği olmalıdır.
Cinsiyet kimliğine bürünmek, özellikle ergenlik döneminde bir bunalım haline dönüşebilir. Kişinin kendisini tanımasının, kişiliğini keşfetmesinin ilk adımlarında fiziksel değişiminin yanı sıra ruhsal ve zihinsel değişimler yaşayabilir. Bu durum oldukça normal kabul edilmektedir.
CİNSİYET KARMAŞASININ SEBEPLERİ NELERDİR?
Fiziksel değişimi ele alarak başlayalım. 12-21 yıllarına denk gelen bu dönemde kişi yoğun bir fiziksel değişim yaşar. Kişinin bu değişimleri zaman içinde kabul etmesi daha kolayken ruhsal olarak aynı hızla kabul etmesi zor olabilir. Çünkü bu durumun normal olabileceğini kabul etmek daha kolayken “ben sivilcelerimle de güzelim” demek daha zordur ve kabulü bir süreç gerektirir.
Cinsiyet karmaşası yaşayan bireyler için de durum aynıdır. Zaten birey bir cinsiyet üzere doğmuştur. Cinsiyet karmaşasının altında yatan zihinsel, ruhsal ve psikolojik sebepler yanında toplumsal sebepler de bulunmaktadır.
Bazı kitlelerin ideolojileri doğrultusunda medyayı kullanarak 25. Karenin de etkisiyle bireyleri manipüle etmeleri onlarda cinsel kimliklerine dair zihinsel bir karmaşaya sebep olabileceği gibi, kişinin içinde büyüğü aile bireylerinin yaklaşımları da kişide psikolojik bir karmaşaya sebep olabilecektir. Örneğin aile içinde bir kenarda kalan, pasif, etkisiz eleman gibi duran güçsüz bir baba profili varsa bu ailede büyüyen çocuk ya daha güçlü, babası gibi olmayan bir erkek olmak isteyebilir ya da baba rolünü üstlenen anne gibi olmak isterken farkında olmadan annenin cinsiyetine karşı da yönelim sağlayabilir. Ya da tam tersi bir durumda, eşinden psikolojik veya fiziksel şiddet gören bakımsız, bir köşeye itilip sözünün değeri olmayan bir anne varsa; kişi anne gibi bir kadın değil güçlü, haksızlığa boyun eğmeyen bir kadın olmak isteyebilir ya da gücü elinde bulunduran babasına karşı annesine olan kızgınlıkla cinsel bir yönelim gösterebilir.
Her iki örnekte de psikolojik sebeplerin yanında ruhsal bir problem olduğu aşikârdır. Bu problemin çözümü farkındalık ile başlar. Kadını kadın, erkeği erkek kimliğinden uzaklaştırmayan bir uzmandan destek almak elbette mümkün.
Aydınlanma döneminin erken düşünürlerinden olan Spinoza, ruh ve bedenin zorunluluk içerisindeki işleyişinin paralel olduğunu, ruh ve bedenin uyum içerisinde olması gerektiğini söyler. Bu denge bozulmaz ancak insan ruhu bedenin etkilerine maruzdur. Bedenin etkilenimlerinin neden olduğu tutkular karşısında edilgen değil etken olmak insanoğlunun gücünün olduğunu ve bu gücün insan ruhunu özgür ve bilge yaptığını söyler.
Bu nedenle kişinin bedeniyle kendi kimliğine uygun yönelimlerde bulunmaması halinde ruhun üzerinde baskı artacak ve ruhsal problemler daha da derinleşecektir. Esasen cinsel kimlik karmaşası, ayrı bir başlık altında ayrıntılı incelenmesi gereken önemli bir konudur.
Başlı başına ele alınması gereken önemli bir diğer konu da hormonal değişikliklerdir. Kadında östrojen, erkekte testosteron hormonu yüksektir. Örneğin kadında östrojen hormonu az, testosteron hormonu fazla ise kadın kendini erkek gibi hissetmeye başlayacaktır. Hormonlar tıpkı bulaşıcı bir hastalık gibidir. Okul, çalışma hayatı gibi kadın ve erkeği aynı ortamda bulunmaya zorunlu kılan ortamlar aynı zamanda kadına erkeklik hormonlarını, erkeğe de kadınlık hormonu olan östrojen hormonunu bulaştırır. Basit bir örnek verelim; kadın bir erkeğin giydiği ceketi giydiğinde erkek gibi hareket etmeye başlayacaktır. Bu durum aynı zamanda enerji boyutunda bir aktarımdır. Aynı şekilde erkeğin altın yüzük takmasıyla altında bulunan östrojen hormonu erkeğe geçip hormonlarını bozar. Yine küçük yaşta kız oyuncaklarıyla oynayan erkek çocukları östrojen hormonuna maruz kalacaktır. Yediğimiz gıdalarda da aynı hormonlar bulunur. İçinde östrojen hormonu bulunan tavuk, yiyene kadınlara has hormonlar aktaracaktır. Buradan görüyoruz ki farklı bir cinse yönelim doğuştan olan bir sebeple değil sonradan oluşan birtakım sebepler ile değişebilir.
Çift cinsiyetle doğan bir kişinin hangi cinsiyette olduğu ise yine hormonlarla doğmadan önce dahi belirlenmiş bir durumdur. Hangi cinsiyette olduğu yine hormonlara ve hormonların etkisiyle küçük yaşta gösterilen yönelimlere göre belirlenir. Burada çocuğun farkındalık kazanması için anne babanın ciddi bir sorumluluğu vardır. Aksi takdirde geri dönüşümü çok zor olan bir sürece girilebilir.
Bu sebeplerle diyebiliriz ki; kişi kendi varlığını bilmek, olduğu ve hissettiği gibi kendini toplumda görmek ister. Bu da fıtratına uygun hareket etmekle, farkındalıkla ve bilinçli olmakla mümkündür.
Kişinin kendisini, temel özelliklerini gizlemeye ya da farklı göstermeye çalışması kişinin yaşadığı ruhsal problemin de derinleşmesine sebep olur.
Ekteki görselleri [trans-erkek] hastamın izni ve hatta onun teşviki/çağrısı ile paylaşıyorum.
‘’Bu sorunları yaşayabileceğim bana anlatılmadı, şimdi idrarımı yapamıyorum, acılar içinde damla damla yapıyorum, böbreklerim şişti, sancılar çekiyorum, protez taktırdım hiçbir işe yaramadı’’ diyen hastam.
Dün, arşivimdeki benzer fotoları telefonuna alan ve ‘’bunları henüz ameliyat olmayan arkadaşlarıma göstereyim, bari onlar bu acıları yaşamasın’’ diyen hastam.
.
Kadındı, erkek olmak istemiş, 10 yıl önce bir üniversite hastanesinde ameliyat edilmiş, önce memeleri, yumurtalıkları ve rahmi alınarak kadınlığı –geriye dönüşümsüz bir şekilde- iptal edilmiş, sonra da bacağından greft alınarak falloplasti [yapay penis] yapılmış ve protez takılmış.
.
Ama şimdi idrar kanalı/üretrası neredeyse tam tıkalı, idrar yapamıyor, acılar içinde, kıvranarak, eliyle sağarak, damla damla işiyor, böbrekleri şişiyor, sancılar çekiyor, son 3 aydır böyle, 1 hafta önce idrarı başka bir merkezde göbek altından delik açılarak dışarı alınmış, şimdi orası da sızdırıyor, idrar kanalını açmamı ve –hiçbir zaman işlevsel olmayan- penil protezi çıkarmamı istiyor.
Bacağının ne hale geldiğini de zaten görüyorsunuz.
.
Tabanı pubis kemiğine bağlanan bu protezi ameliyatla çıkaracak ve idrar kanalını açmaya çalışacağım, çalışacağım diyorum, çünkü başarılı olma ihtimalimiz düşük, doğal üretra bozularak [eklenerek] yapılan yeni üretra [neouretra] boydan boya kapalı, açılması çok zor. Literatür verileri de ‘’ne yaparsanız yapın, bu vakaların %30’u tekrar ameliyatlara rağmen neofallusun ucundan işeyemez’’ diyor[1].
Bu ameliyatlarda komplikasyon oranı çok yüksek, %76.5, yani her 4 vakadan en az 3’ünde görülüyor. Çoğu da yaşam kalitesini düşüren ciddi ürogenital komplikasyonlar[2,3]; %63’ünde darlık olur ve hasta işeyemezken %27-50’sinde fistül olur ve idrar kaçırır, yeniden ameliyat zorunluluğu da %73[1]
.
Sadece bu kadar mı? Hayır; ameliyat olan translarda [ameliyat komplikasyonları, enfeksiyonlar, hormonlara bağlı kalp-damar hastalıkları, kanserler, intihar vd nedenlerle], ömür, ortalama 25-28 yıl kısalıyor[5].
.
Kısacası cinsiyet değişmiyor, iptal oluyor; üreme[anne-baba olma] şansı yok oluyor, cinsel hayat yok oluyor, ürogenital ve ekstra genital sakatlama oluyor[elde veya bacakta], yaşam kalitesi ciddi anlamda düşüyor, ruhsal sorunlar yüksek oranda görülüyor ve ömür yaklaşık üçte bir kısalıyor.
.
Transgender cerrahi feminizasyon veya maskülinizasyondan ziyade mutilasyondur[sakatlama]; ürogenital ve ekstra-genital mutilasyon.
Konu hakkında daha detaylı bir okuma için [bine yakın bilimsel çalışmayı içeren] şu kitabıma bakılabilir;
‘’Transseksüellik Cinsiyetin Değişimi Mi İptali Mi?’’ Yüzleşme y, 2024, İstanbul
https://www.kitapyurdu.com/kitap/transseksuellik-cinsiyetin-degisimi-mi-iptali-mi/676765.html
DR ZEKİ BAYRAKTAR
.
KAYNAKLAR
1-Veerman H, de Rooij FPW, Al-Tamimi M, et al. Functional Outcomes and Urological Complications after Genital Gender Affirming Surgery with Urethral Lengthening in Transgender Men. J Urol. 2020 Jul;204(1):104-109.
2-Bayraktar Z. Urogenital Complications That Decrease Quality of Life in Transgender Surgery. New J Urol. 2024;19(1):52-60.
3-Kuhn A, Bodmer C, Stadlmayr W et al. Quality of life 15 years after sex reassignment surgery for transsexualism. Fertil Steril. 2009;92:1685-1689 e1683.
4-Wang AMQ, Tsang V, Mankowski P, Demsey D, Kavanagh A, Genoway K. Outcomes Following Gender Affirming Phalloplasty: A Systematic Review and Meta-Analysis. Sex Med Rev. 2022 Oct;10(4):499-512.
5-Simonsen RK, Hald GM, Kristensen E, Giraldi A. Long-Term Follow-Up of Individuals Undergoing Sex-Reassignment Surgery: Somatic Morbidity and Cause of Death. Sex Med. 2016b;4(1):e60-8.
Merhaba;
Bu çalışma senin için benim için kalbinde yaşarken gücü hissetmen ve hayatı anlamlandırman için.
Dostumuz Allah bize kelamı olan Kuranı Kerim ile ulaşıyor. Bizi yaradan nelere ihtiyacımız olduğunu çok iyi bildiğinden, hisslerimizi, duygularımızı, tavır ve davranışlarımızı bize tarif ediyor. En önemlisi ise bu kitapta yalnız olmadığımızı ve her daim bizimle olduğunu, Ona ulaşmanın çok kolay ve rahat birçok yolu olduğunu anlatıyor.
Tek bir şartla eğer istersek.
İrademizi, Onu tanımak için, gönderdiği kitabı okumaya ve anlamaya yönlendirirsek. Akıl becerilerimizi, mantık kurallarıyla beraber anlamak için çabalarsak mutlaka kazanan olacağımızı ve sonsuz yaşamda hayal bile edemeyeceğimiz güzelliklere kavuşacağımızı bizlere iletiyor.
Rabbinin seni ne kadar sevdiğini ve her an seninle olduğunu hissetmen için.
Ruhun daraldığında yalnızlık bunalttığında, imtihanın zorluğu çepeçevre sardığında çıkış yolunu göstermek için.
Nesli Koruma Hareketi kurucularından klinik psikolog, çocuk ve aile terapisti Müjde Yahşi tarafından düzenlenen okuma akşamları, Anne ve Babalar İçin Gençlerde Homoseksüelliği Önleme Rehberi kitabını içeriyor. Kitabın yedinci oturumu 11 Temmuz 2024 Perşembe gerçekleşti. Joseph Nicolosi ve Linda Ames Nicolosi’nin yazarı olduğu eserin incelenen bölümü “Erkeksi Kız Çocuklar ve Lezbiyenler” oldu.
Programa yeni katılanlar için Müjde Hoca ilk altı bölümün kısa bir özetini geçtikten sonra yedinci oturuma şu cümleleriyle devam etti: Cinsel kimlik karmaşasının kökeninde çocuğun özdeşim nesnesini doğru konumlandıramayışı yatar. Genel manada çocuklar için gay ya da lezbiyen gibi ifadeler kullanılmamalıdır. On sekiz yaş üzeri için de bu kimlikleri konuşmak sakıncalıdır. Kız çocukları ile ilgili tespitlerin azlığı bu konudaki çalışmaların erkek çocuklarınkine kıyasla daha az olmasıdır. Bunun üzerine yine Joseph Nicolosi’nin başka bir kitabı olan Utanç ve Bağlanma Yitimi’nden hareketle bir uyarlama yoluna giden Yahşi, kız çocuklarının iki anne modeli nedeniyle cinsel karmaşa yaşadıklarını belirtti ve bu modelleri açıkladı.
Narsistik anne ve güçsüz anne olmak üzere iki çeşit modelden bahsetti. İlk model olan narsistik anne; evde baba olmasına rağmen farkında olmadan otoriter bir role bürünür. Çünkü böyle evlerdeki babalar; pasif, otorite kuramayan, kendini para kazandığı için yeterli gören, eşinin ve çocuklarının duygusal yönüyle ilgili olmayan kimselerdir. Bu tarz baba tiplerinin oluşturduğu boşluğu anne doldurur. Özellikle Türk kadınları aşırı fedakâr ve verici davranarak kendisini harap eder. Dolayısıyla yuvanın içindeki anne figürü sinirli ve öfkeli olur. Bu öfke ve yıpranmışlık neticesindeyse aile çatısı altındaki çocuklarda yoğun kaygı problemi oluşur. Babanın eksikliğini tamamlamaya çalışan anne zaman içinde eril bir kimliğe bürünür. Maalesef bu durum kız çocuğuna baskı olarak yansır ve çocuk ‘”Annem gibi olmamalıyım!” düşüncesi ile erkek cinsiyetine meyletmeye başlar.
İkinci anne modeli ise güçsüz/zayıf annedir. Narsistik kişilik yapısındaki eşi tarafından değersizleştirilen, ezilen, yetersiz görülen bu anne modeli depresiftir. Bu ailede erkek fazla ataerkil davranır ve her yükü kadına yükler. Küçümsenen ve değersizleştirilen kadın böyle bir ortama çocukları için katlanır. Annenin bu mecburiyeti ise böyle bir ailede büyüyen kız çocuğunda “Ben annem gibi olmamalıyım. Evlenirsem annem gibi olurum.” düşüncesini oluşturur. Bu güçlü serzeniş de çocuğu dişi/kadın kimliğinden uzaklaştırır.
Açıklanan olumsuz iki anne modelinin oluştuğu aile tiplerinde temel duygu sevgisizliktir. Ne yazık ki Türk toplumu sevmeyi ve değer vermeyi tam manasıyla öğrenebilmiş değil. Oysa kadınlar sevilmek için yaratılmıştır. Sevgi onlar için hayati bir ihtiyaçtır. Nitekim Veda Hutbesi’nde Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Ey insanlar! Kadınların haklarını bilmelisiniz ve gözetmenizi isterim, bu nedenle Yüce Allah’tan korkmanızı dilerim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emri ile helal bildiniz. Sizin kadınlar üzerinde, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.” demiştir.
Erkek yönelimli kız çocuklarının cinsiyet karmaşasının önüne geçmek için yapılması gerekenler şunlardır: Erkek çocuklarında olduğu gibi kız çocuklarında da fiziksel temas çok önemlidir. Diğer bir deyişle anne-kız teması güçlü olmalıdır. Türk hamamı, SPA merkezleri bu teması annelerin kızlarıyla sağlayabileceği mekânlardır. Buralara birlikte gidilmeli, birlikte banyo yapılmalı, hatta anne-kız birbirini keselemelidir. Aynı şekilde şefkat, ilgi ve birlikte zaman geçirme bu tarz sorunları çözmede oldukça etkilidir.
Ergenlik dönemindeki kız çocuklarıyla zaman geçirilirken çok dikkatli olunması gerekir. Çağımız gençlerinin zevk ve hobileri bir önceki kuşaklardan farklıdır. Bu nedenle yargılayıcı ifadelerden ve kız çocukların tercihlerini küçümsemekten sakınmak gerekir. Aksi takdirde istenilen temas kurulamaz.
Erkek cinsel yönelimli kızlarda dış görünüş, kimi zaman tamamen erkeksi bir görünüme sahipken kimi zaman aşırı olmaktadır. Yani ojeli tırnaklar, süslü, fazla açık saçık bir giyim göze çarpar. İkinci görünümdeki kız çocuklarının aileleri kimi zaman muhafazakâr olabilmektedir. Bu ailelere verilecek en kritik tavsiye; kız çocuklarının kılık ve kıyafetine takılmadan önce esas sorun olan cinsel kimlik karmaşasının çözülmesidir. Ortada ciddi bir sorun varken dış görünüşle ilgili şeylere takılmak, çocuğu aileden daha da uzaklaştırır.
Çocuğa inanılan bir kural konulmaktan korkulmamalıdır. Anne baba olarak kural koyarken tutarlı olunmalıdır. Zaman içerişimde aileler kural koymaktan korkar hâle geldi. Oysa baskı kurulmadığı sürece kural koymanın hiçbir sakıncası yoktur. Aksine çocuklara mutlaka kurallar konmalı ve sınırlar belirlenmedir. Bu konuda da asla taviz verilmemelidir.
Çok küçük kız çocuklarında erkek kimliğine bir yönelim görülürse tedbir olarak oyuncaklar ve giyimle işe başlanmalıdır. Erkek giyim ve oyuncaklarından uzak durulmalıdır. Kız çocuklarının ağırlıklı olduğu ortamlarda bulundurulmalıdırlar. Temas bu yaşlarda da oldukça önemlidir.
Üniversite dönemi gibi çok ileri yaşlarda erkek yönelim gösteren kızlarda kimlik gelişimi artık oturduğu için geç kalınmış olunur. Bu yaştaki gençlerin muhatap olduğu manevi eğitmenler onlara akıl veren konumda olmamalıdır. Cinsel yönelim konularını din ile anlatmak ve nasihat etmek ters teper. Aksine bu tarz gençlerle arkadaş olmak ve onları bol bol dinlemek gerekir. Sokratik sorularla yaklaşım sağlanmalıdır. Her şeyden evvel rehberlerin kendilerini sevdirmesi ve gençlerle yakınlık kurması gerekir. Bu hususlara dikkat edildiğinde cinsel yönelimli kız çocuklarının tedavisi erkek çocuklarına göre daha kolay olmaktadır.
Son olarak, cinsel yönelim sorunu yaşayan kızlar ergenlik döneminde veya sonraki yaşlarda ise, bu sorun mutlaka bir psikolog yardımıyla çözülmelidir. Ebeveyn müdahalesiyle sorun çözülmez. Yalnız burada psikoloğun/terapistin aile ile ortak paydaları olan, maneviyata önem veren biri olması çok önemlidir.
Kitabı sonradan okuyacaklara not: Anne ve Babalar İçin Gençlerde Homoseksüelliği Önleme Rehberi; sayfa 241, 242 ve 246 ayrıca kritik noktalara temas ediyor. Mutlaka okumanızı öneririz.
ZEHRA NUR CANPOLAT
Sen de benim gibisin demek.
Ben de senin gibiyim.
Aslında tüm insanlar gibiyiz ikimiz. Herkes sevilmek ister değil mi?
Hem de olduğu hâliyle. Her kimse ve her nasılsa. Bu duygusal bir istektir bizler için.
Şimdi gerçekçi olalım. Hatalarımızı yüzümüze söyleyenler mi bizi gerçekten sevebilir, yoksa hatalarımızı gördüğü halde hiç bundan söz etmeyenler mi?
‘Hata yapma’ fikri her ne kadar kulağa hoş gelmese de, hata yapmak insan içindir. Hatta erdemli olmaya giden yolun ilk taşıdır desem…
Nasıl olur bu?
Şöyle ki; her insan hata yapar ancak saptığı yanlış yolun bir yerinde hatasını mutlaka farkeder. Üstünü kapatıp bu konuda inat ve ısrar etmek yerine, pişmanlık duymaya başlarsa, işte orada yol çatallaşır ve erdeme uzanan bir patika açılır.
Şüphesiz bu yola girebilmek için ilk adım zordur.
Yanlışlarınla yüzleşmek ve hatalarını düzeltmen gerekir ki bunlar zordur.
Sancılı olur bu süreçler.
Misal, bir tırtılın evrimindeki en büyük eşik kozasını yırtabilmesidir. ‘Ben zaten kelebeğim’ diyerek kendini kandırırsa ya da kandıran seslere meylederse işi daha da zorlaşır!
Fakat önündeki engeli aşıp etrafını saran, görüşünü kısıtlayan kozayı yırtabilirse kurtuluş olur. Bu belki de acılı bir süreçtir onun için, fakat uçması buna bağlıdır.
Yaptığımız yanlışlar, işlediğimiz günahlar tıpkı koza misali bizim görüşümüzü engeller. Biz bu kozanın içindeyken ihtiyaç duyduğumuz şey “evet sen zaten kelebeksin” diyen yalancı ses değil, “bu kozayı yırtabilirsen kelebek olacaksın” diyen hakikatin sesidir aslında.
İşte tam da bu sebeplerden ben sevgiden önce hep doğruyu ararım. Bana gerçekleri söyleyene dönüp bakarım. Benim kitabım, aslında senin de kitabın, bizlere dünya hayatında sıklıkla yapılan hataları söyleyerek seni, beni değil, davranışlarımızı eleştirir. Bu suretle doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt ettirir. Bireysel farkındalıklar oluşturur. Kendi benliğimizi bize tanıtır. Duygusal bir yaklaşımla hatalarını örtbas eden değil, bu dünyaya ve sonsuzluk alemine iyi insanlar yetiştirir.
Bu bir terbiye etme biçimidir.
Terbiye etmek en alâ yaratıcımıza yaraşır. Bu sebepten O Rabb’dir.
Benim Rabbim, senin Rabbin, alemlerin ve alemlerdeki her şeyin Rabbi… Bizlere olan sevgisini iyiyi ve kötüyü; doğruyu ve yanlışı anlatarak göstermiş olur.
İşte gerçek sevgi buradadır! Sevdiğine doğru yolu gösterendedir; hatalara düşmesin diye uyarandadır; hata yaptın diye üstünü çizende değil, ‘kapı açık tövbe et ve gel’ diyendedir.
Bizim kitabımız, bizim Rabbimiz, bizleri en çok seven bizlere en çok şefkat besleyendir.
Bu yüzden gerçekten sevildiğin yere doğru gelmekten sakın korkma.
O’ndan başka ve O’na karşı bir hayat içinde mutlu olamazsın; bunu da sakın unutma!
“Ey kendileri aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
Zümer suresi, 53.ayet
Hayat yolcuğunda en güzel duygulardan biri de anne olmak olsa gerektir. Muhteşem bir yaratma döngüsü içinde bir bebeğin anne karnındaki süreci, minik bir damladan oluşan mucize, belirli bir süre içinde dünyaya geliş evresinin bir kısmını tamamlayarak sancılı bir süreçten geçip Xona bakan mutlu gözlerin kucağına bırakılır. Telaşla, heyecanla, mutlulukla, hayallerle emanet edilen o yavru anne ve babanın yetiştirmesiyle birey olma yolunda adımlar atmaya başlar.
Bu süreçte bebeğin her ayı daha sonra her yaşı ayrı bir oluşum, dönüşüm evresi olmaktadır. Anne ve baba büyüme yolculuğunda sağlıklı bir şekilde yavrusunu yetiştirmeyi amaçladığı için araştırmaya, kendini yetiştirmeye başlar. Tabi bu durum bilinçli bir ebeveyn için geçerlidir. Her yaşın kendine göre bir beslenme ve eğitim süreci vardır. Bunlara ehemmiyet verilmelidir ki bedenen ve ruhen sağlıklı bir birey olma yolunun temeli atılmış olsun. Çünkü yetişkinlik sürecinde yaşanan çoğu travmatik olaylar ya da kişinin bazı anormal durumları araştırıldığında çocukluk dönemindeki sıkıntılara dayanmakta olduğu görülmektedir.
Gelişim süreçleri içerisinde en önemli durumlardan biri de “cinsel yönelim, cinsel eğitim” dir. 3- 4 yaşlarından itibaren hatta bazı araştırmalar daha küçük yaşlardan itibaren çocuğun cinsel kimliğini keşfetmeye başladığını gösterir ama genel kanı 3 – 4 yaşa dikkat çeker.
Çocuk bu yaşlarda cinsel kimliğini bulma yolculuğunda arayışlara girebilir tabi bunu bilinçli olarak yapmamaktadır. Fıtri bir süreçtir. Burada annenin ve babanın iş birliği içerisinde ilk önce kendileri gereken bilgileri öğrenip evlatlarına bunu izah etmeleri, rol model olmaları gerekmektedir.
Sağlıklı bir cinsel kimlik için erkek ve kız çocuğunun fıtratına göre bir eğitim verilerek kendi bedeniyle barışık, kendini olduğu gibi sevip özgüvenli bir birey olmayı ebeveynin aşılaması gerekir.
Peki nasıl yapabilirim?
En temelde önce çocuğumuza mahremiyet eğitimi vermek gerekir. Kritik yaş dediğimiz 3 -4 yaşından önce daha anne karnındayken annenin kendine dikkat etmesi önemlidir. Tabi biz burada en sağlıklı olan durumu ifade etmeye çalışıyoruz. Herkesin kendi yaşantısına göre bu konuya hassasiyeti farklıdır tabi ama en ideal olanı daha bebek anne karnındayken annenin kendi mahremiyetini, bebeğinin mahremiyetini koruması gerekir. Karnı büyüdükçe onu muhafaza etmelidir. Bebek doğduktan sonra altı kalabalığın içinde değil daha müsait bir yerde mümkünse anne ve bebeğin tek olduğu bir odada temizlenmelidir. Aile üyeleri masum bir şekilde sevgilerini göstermek isteyeceklerdir fakat burada da dikkat edilmesi gereken noktalardan biri çocuk kesinlikle dudağından öpülmemelidir.
Yaşı büyüdükçe artık cinsel organını keşfettikçe çocuk oynamak, dokunmak isteyecektir. Burada kesinlikle çocuk utandırılmamalı, ayıplanmamalı, yavaşça eli özel bölgesinden çektirilip “burası senin özel bölgen, artık büyüyorsun sen kız ya da erkeksin denilerek daha fazla üzerinde durulmamalı. Bazen de görmezden gelinmeli. Bunlar çocuğunuzun gelişim sürecindeki doğal evreleridir.
3- 4 yaşlarına geldiğinde artık çocuğunuz net olarak kimliğinin farkında olur ve sağlıklı yönlendirme ile toplumsal beklentilere cevap verir. Cinsiyetler arasındaki ayrımı fark eder. Nasıl ki cinsel eğitim ailede başlarsa sağlıklı cinsel kimlik oluşumu da aile de başlar. Merak ettiği soruları evladınız size sorduğunda geçiştirmeyin, bilginiz yoksa buna açıkça ifade ederek gel birlikte araştıralım ya da öğrenip soruna öyle cevap vereyim diyerek onun sorusunu önemsediğinizi hissettirin.
Çok derin ve uzun bir konudur cinsel kimlik. Ama şunu net söyleyebilirim ki; anne baba olarak kendinizi yetiştirip çocuğunuzla sağlıklı iletişim kurarsanız, oyunlar oynayıp onu hem duygusal hem psikolojik olarak desteklerseniz ki ilk 6 yıl çok önemlidir ve cinsiyetine göre bir yaşam alanı oluşturursanız sağlıklı cinsel kimlik oluşturmuş olursunuz. Ne olursa olsun her sorunun çözümü anne baba çocuk üçgeninde oluşan huzurlu yuvadan geçer. Çocuğunuzu sımsıkı bağrınıza basıp her gelişim sürecinde gerekirse destek alarak adım adım sağlıklı, temiz nesiller için taşın altına elimizi koyup emek vererek evlatlarımızı yetiştirmeliyiz. Bize emanet olarak verilen bu yavruları sağlıklı bir şekilde birey olma yolculuğunda bağımlı kişilik yapısı oluşturmadan dengeyi koruyarak hareket ederek büyütmeliyiz.
Huzurlu, mutlu, bilinçli anne baba huzurlu, mutlu, bilinçli çocuk demektir.
Huzurlu, mutlu, sağlıklı nesiller yetiştirmek duasıyla…
Eşcinsel erkeklerin erkekliginde bir eksiklik yok mu mesela? Eksiklikse hastalik olarak kabul edilmesi gerekmez mi?
Günümüzde ismini sıkça duyduğumuz slogan gibi dilimize yerleştirilmeye çalışılan kelime escinsellik.
Çoğumuz ne anlama geldiğini biliyoruz fakat yoklarmis gibi davranıyor ya da sapkınlık deyip üstünü kapatıyoruz.Halbuki üstünü kapatıp görmezden gelmek orada var olduğunu ve gözümüze sokulmaya çalışıldığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.O nedenle ne yapmalı?
Konu hakkında bilgi edinilmeli ve etrafa da doğru bilgi verilmelidir.
Bir kaç haftadır bu konuyla yakından ilgiliyim. Çünkü yakından tanıdığım 22 yıllık evli çocuk sahibi bir çiftin ayrılık sebebinin bu olduğunu öğrendim.Yani koca aslında eşcinsel ve bunu yıllardır saklamış.Nasıl yani dedim? Hiç anlamadın mı? Hayır dedi. Evet bana karşı her zaman istekli değildi fakat cinsel hayatlarının düzenli olduğunu,eviyle çocuklarıyla ilgili namazlı, abdestli biri olduğunu asla böyle birşey olabilecegini düşünmediğini söyledi. Çok şaşırmıştım. Adamı bende tanıyorum.Disardan bakıldığında asla böyle birşey yakistilmaz ve maço bir adam gibi duruyordu.Peki bu nasıl böyle olabilirdi.Evli çocuklu olup düzenli bir hayatı olup bu tercihi neden yapıyordu.Uzun bir arastirma sürecine girmiştim.ilk etapta pek çok araştırmada escinselligin doğal bir durum olduğu ,hastalık olarak görülmediği için tedavisinin olmadığıni öğrendim.Tabi bu yönelimi olan kişiyi düşünebiliyor musunuz?Kendinin farklı olduğunu hissediyor ve tedavisi olan bir durum olmadığını öğrendiğinde çaresizlik içinde duruma teslim oluyor.Escinselligi tercih ediyor. Biraz daha araştırdığımda ise bunun bir cinsel sapma olarak tanimlandigini ve kişi isterse tedavi edilebildiğini öğrendim. Malesef bu durum küresel güçlerin toplumlara yaptigi bir dayatmadir. Tedavi edilmediğini dogal bir durum olduğu benimseyerek özgürlük adı altında ahlakın çöküşünü sağlamak.Neslin sağlığını ve geleceğini tehlikeye atmaktır. Eğer böyle dusunmezsek her türlü cinsel yonelime saygı duymamız gerekmez mi? Sapıklığı bize özgürlük olarak dayatmaya çalışıyorlar.Ama şu da bir gerçek ki bu bir hastalık,tedavi edilebilen bir hastalık.Dogustan değil çevresel ve bazen biyolik etmenlerle ortaya çıkan bir durum. Tabiki kimse böyle olmayı tercih etmez .Fakat içimizden gelen her dürtüyüde doğru olarak kabul etmek yanlıştır.Merak etmeyin arkadaşlar çaresiz değilsiniz.Sizi yanlizlastirmaya çalışanlara müsade etmeyin
Eşcinselliğin hastalık olup olmadığı konusu epey merak konusu. Google’a sorarsak daha ilk sayfada eşcinselliğin 1970li yıllarda malum lobi ve kuruluşların baskılarıyla hastalık olmaktan çıkarıldığını gösteren makaleleri okumak mümkün. Buralara hiç girmeyeceğim bir tık Google yeterli.
Peki hastalıksa neden bilimsel verilerde hastalık olmaktan çıkarıldı, hastalık değilse neden bu kadar ayrıştırılıyor, ayıplanıyor?
Biz ki , kısırı az salçalı yapanı linç etmiş, arabesk dinleyeni eziklemiş, menemenin soğanlı mı sogansız mı yapılacağını bile tartışmış bir toplumuz. Böyle bir kitlenin LGBT lileri yerin dibine sokmasını beklememek eleştiri kültürümüze haksızlık olur.
Peki başka konularda hiç bişeyi takmayan LGBT gençliği konu buraya gelince neden gökkuşağı bayrakları altında onur yürüyüşlerinde boy gösteriyor. Nedir bu kendini kanıtlama ve var olma ihtiyacı?
Bir kere doğuştan gelen cinsel kimliği reddetmek toplum baskısından bağımsız olarak çok zordur. İnsanın hakiki benliğine veda etmesi de bir yas sürecidir. Birçok kişi bu yasın öfkesinde takılıp kalır. Benlik çatışmasından sağ kurtulmaya çalışan ego, superegonun öfkesini ‘ama bunda ayıplanacak bişey yok ki’ lerle bastırmaya çalışır.
Fark ettiyseniz ilgili dernek ve kuruluşlar, hiç böyle bir gündem olmasa bile kendilerine yönelik nefret tutumlarından, eşit olamamaktan bahsedip gündem oluştururlar. Çünkü istekleri eşit olmak değil, üstün olmaktır. Kendi gibi düşünmeyenleri de cahil, yobaz diye etiketlerler. İşte bu da bahsettiğim süperegoyu bastırma çabasıdır.
Bu gençlerin dinlenilmeye, anlaşılmaya ve kendilerini olduğu gibi sevmeye ihtiyacı var. Eğer kapitalizmin çanak tuttuğu, dizilerin filmlerin reklamların normalleştirdiği, LGBT’yi desteklemeyenlerin yobaz ilan edildiği dünyada gençlerimizin elinden tutmak istiyorsak önce onları anlayıp kapsayacağız.
Çünkü birçoğu; bir gruba ait hissetmek, aykırı düşünmek, farklı olmak, özentilik gibi alt sebepler kullanılarak kandırılıyor ve bu çukura düşüyor. Bataklıktaki pek çokları ise çoktan pişman fakat ne yapacağını, nasıl yol izleyeceğini bilemiyor.
Bize Ulaşın

