04Nis2025

Aslını bilmeyen neslini ihya edemez

Kategori: Blog

Your blog category
Blog

LGBT OBJEKTİFLİĞİ

Blog

LGBT OBJEKTİFLİĞİ

Yazar

Ayşen ŞAHİN ALAMASLI

LGBT OBJEKTİFLİĞİ

Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in 2009 yılında hazırladığı “Radikalizm ve Aşırıcılık” adlı araştırmasında 34 ilde 1715 kişiye soruldu. “Kiminle komşu olmak istemezsiniz?” Katılımcıların %87’sinin “eşcinsel” kişiler ile komşu olmak istemezdim yanıtı verdiğini biliyor muydunuz? 

Milenyum diye yerin göğün inlediği tarihten henüz 9 sene geçmişken, böyle bir sayısal veri çıkmış, peki bu araştırma 1969’larda parlayan Zeki Müren döneminde yapılsaydı milenyuma erişmemiş kişiler LGBT bir bireyle komşu olmak istemezdim cevabına ne kadar katılırdı? Oğlu pembe giymek istedi diye cam kapı dağıtan babanın salondaki gramofonuna topuklu ayakkabı giyen Zeki Müren konuk olan evinden istatistiğe nasıl bir katkı olurdu? Nasıl da uzak ama nasıl da iç içe sokulmuştuk yavaşça. Çok uzaklara 1969’lara gitmeyelim evet 2009 yılında yapılan bu araştırma yanıtları arasında en yüksek oran eşcinsel bir komşu istenmediği yönünde. Hâlbuki doksanlı yıllarda ilk özel televizyonlar yayına başladıkça göremediklerimiz görülür oluyor, Emel Müftüoğlu’nun Korkuyorum şarkısının klibi ilk lezbiyen klip oluveriyor hatta Orhan Atasoy’un Gemiler klibi Türkiye’den ilk MTV ödülünü hak kazanıyor.  Kalorifere bile her yerde geçilmemişken soba sıcaklıklarında çaylar yudumlanıyor, yerde ödev yapan çocuklar bu gemilerle travesti görselleri izliyor. Tarzı ile fark atmak isteyenlerse birkaç yıl sonra Teoman’dan dinliyorlar bu ödüllü klipli meşhur gemiler şarkısını… İstatistiklere çok net olumsuz cevap verecek şekilde karşısında olduk Lgbt nin. Fakat normal görüp evini yuvasını açacak kadar destek olduk kâh bilerek kâh bilmeyerek.

 

Peki biz neyin karşısındayız ya da neyi destekliyoruz ya da şöyle sormalı; dilimiz aaa Allah yakar tüh tühleri söylerken kalbimiz aman Allah korusunlar zikrederken usul usul neyin içinde buluyoruz kendimizi?

 

Doğuştan kolu olmayan bireyi kolu yok diye yakacak mı ki Allah da cinsel uzvunda farklılık olanı sen farklısın diye yakacak? Midesinde işlevsellik problemi yaşayan doktora koşuyor da cinsel uzvunda bir problem olan neden kapılar ardına itilsin kakılsın mide hastası hor görülmüyor da neden özel bölge tedavisine ihtiyaç duyanlar hor görülsün. O zaman şunu bir anlayalım Müslüman olan İslam’ı benimsemiş olan hiçbir birey herhangi bir fiziksel olumsuzluğu hakir göremez o olumsuzluğu yaşayana o durumu ile ilgili kötü davranamaz. Fazla hassas kalpler için ince bir açıklama yapalım bir şeyin fazla veya eksik olmasının olumsuz bir duruma ihtimali vardır. Doğuştan on bir tane parmağım var diye sevinmez çocuk kendini bilmeye başladığı zaman ilk soracağı şey Anne benim neden on bir tane parmağım var olacaktır. Ya da saçları çıkmayan çocuk havalara uçmaz nihayetinde ben niye kelim diye üzülür. Fiziksel fazlalıklar ve eksikliklerle dolduğumuz ve doğduğumuz şu dünyada herkes kendi üstündeki olumsuzluğunu olumluya çevirip veya çeviremeyip sürdürmeye çalışır hayatını. Öyleyse bir Müslüman var olan bir fiziksel duruma karşı değildir. Lâkin durum bundan ibaret de değil. Çünkü bir güruhun derdi eksiklikler fazlalıklar dolayısıyla yaşanan olumsuzluklar değil. Sınırları aşmak adına daha fazlası daha fazlası ve daha fazlasıdır… Tam da yönelim ve tercih diye göz boyanan cümleler burası. Çünkü denilene göre doğuştan hiçbir fiziksel farklılığı olmadığı halde bir kişi canı çekti diye, içinden öyle geldi diye, öyle hissetti diye başka bir cinsiyeti tercih edebilir bunu da ifşa edebilir istediği gibi yaşayabilir… miş.. Karşı olduğumuz desteklemediğimiz durum budur. Ama karşı olmak cümlesinin altını yobazca doldurmamalı anlatılmak istenenin dışına çıkılmamalı.

Bir fıtrat bilinci sadece Müslümanlarda değil bugün İslam’dan bağımsız birçok ülkede bile yadsınamaz bir gerçekliktedir. Ortada bir yaratılış gerçeği vardır. Var olmayan bir şeyi varmış gibi dayatamazsınız. İki cinsiyet vardır üçüncüsü tercih değildir. Freud’un dediği üzere çocukluk ve ergenlik zamanlarında yaşanan istismar ve travmaların ya da baskıcı ebeveyn varlığının çocuklarda cinsel kimlik bozukluğuna sebep olmasıdır. Psikolojik bir durumla kendi başına içinden çıkamayan insanın kendini “tercihim bu” çatısına saklaması gerçek bir çözüm aramaktan elbette daha kolay olacaktır. Erkekliğinde veya kadınlığında cinsel içerikli veya ruhsal sıkıntılı yaşatılan zalimliklere ses çıkaramamışken, bardak dolunca başkaldırıp ben hiç biriyim fıtrattan yaratılıştan ayrı ve aykırıyım demek adeta bir rövanş olacaktır. Hâlbuki gerçek zalimleri suçlayıp adaleti hep beraber arayacakken, her şeye perde çekip üçüncü cinsiyet kimliği ile adalet aramak bu kimliğin sınırları her aşmasına özgürlük atfetmek ve hatırlamak istemediklerine zafer bayrakları dikmek gibi hoşuna gidebilir. Birçok araştırma istatistik bunu ispatlamış durumda. Doç. Dr. Ömer Miraç Yaman‘ın Farklı Cinsel Kimliklerdeki Bireylerin Çocukluk Dönemi Aile İlişkileri: “BİZİM HİK YEMİZ AİLEDE BAŞLAR” makalesinde de dediği gibi farklı yaşamlar ama aileye dönük benzer temalar her şeyi ortaya koymaktadır. 

 

Karşısında olduklarımızın içimize özel bir şekilde yerleştirilmeleri, kültür sanat eğitim spor gibi yaşamı idâme ettirecek her unsurda ustaca karşımıza çıkarılması böylesine yaygınlaşması zoraki destek olunması gerekli bir müesseseye çevrilmek istendiğinin kanıtı durumundadır. Oysa hem tıbbi hem akıl ve ruh sağlığı hem de dinî olarak ispatlanabilir şeyler yok sayılmaktadır. Böylesine ısrarla fonlanıp daha sensörlü kapıların bile görmediği çocuklara cinsiyet değiştirme muhayyerliği sunulması ve bunun dünyanın tek gündemiymiş gibi çalışmalar yapılması karşısında değilsek kimin yanındayız sorusuna cevap çok da nettir aslında. 

 

Ne karşısındayım ne destekçisiyim diye düşünüp objektif olduğumuzu sandıklarımıza gelince, ne şiş yansın ne kebap demek nedir biliyor musunuz? Bizzat farklı sebeplerle mazlum olduğunu fark etmeyen neticede bir dürtü ile cinsiyet kimlik bunalımlarına giren insanların düşürüldüğü duruma haklarının küreselleşen bir pazarda satılmasına izin vermektir, İsimlerinin hunharca kullanılmasına sessiz kalmaktır hatta büyüyünce örümcek adam olacağım diyen yaş grubuna bile lgbt kapsamında cinsel tercih dersleri yaptırılan bir dünyada çocuk istismarına susmaktır.

 Öyleyse objektif değiliz bilimsel kanıtların arkasındayız lgbt destekçisi değiliz karşısındayız bir nesle yapmak istediklerinin farkında olarak kabul etmediklerimize dahil olmadan mazlumun yanında zulmün sapkınlığın karşısında dimdik ayaktayız.

Blog

LGBT SAPKINLIK MIDIR?

Blog

LGBT SAPKINLIK MIDIR?

Yazar

Sema ADIGÜZEL

LGBT SAPKINLIK MIDIR?

Bu öyle bir konu ki geçmişten günümüze kadar sürekli var olan hakkında tartışılan bir konu.Kimi tamamen görmezden gelip, lanetlerken, kimi de bastıra bastıra “özgürlükleri” için mücadele etmek çabasında.

Modernleşen dünyada küreselleşmenin sonucu olarak toplumlar birbirini etkilemekte.

Ve hepimizin de bildiği üzere küresel güçlerin dünyanın geleceği hakkında topluma yapmış olduğu yönlendirmeler ortadadır(Bu konu maddi manevi her yönüyle konusulabilecek bir konu.Konuyu dağıtmak adına ayrıntıya girmiyorum).

Şimdi gelelim konumuza Lgbt sapkınlık mıdır?

Öncelikle sapkınlık nedir? Sapkınlık; hayatın doğal akışına ayrılık içeren,toplum tarafından kabul görmeyen tutum ve davranışlardır. Şimdi doğal akış deyince hayvanlar aleminden örnekler verecek insanlar vardır mutlaka.Ona öncelikle bir insan olduğunu hatırlatalım.Toplumu var eden olgu kadın ve erkeğin birlikte yaşaması üremesi üzerine kurulmuştur. Fıtrat budur.Tabiki farklılıklar olmuştur ve hep olacaktır.Bu yok saymayla yok olacak birşey değildir. Yazım kendini farklı hissedip bilgi sahibi olmak isteyen ve yönü kaybeden canlar için. Israrla ben böyle olmak istiyorum diyenlere zaten diyecek birşey yoktur.

Geçmişte uzun yıllar Lgbt bir hastalık olarak kabul edilmiş hatta tüm dinlerce kötü kabul edilmiş lanetlenmiş bir durumdu.Taki 1973 yılında Amerikan Psikiyatri Derneğinin hastalıklar statüsünden çıkarana kadar.Hal böyle olunca farklı kaynaklardan araştırdığımda bunun bir hastalık olmadığı doğuştan olduğu ve tedavisinin olmadığı sonucuna ulaşılıyor.Yani üçüncü bir cinsiyet hatta cinsiyetsizlik ortaya konuluyor.Ama bu kanıtlanmmis bir durumdur.Sadece varsayimdan ibarettir.Yapilan araştırmalar anne karnından itibaren kadın yada erkek dışında başka bir cinsin olamadığını ortaya koymuştur.Peki bu yönelim neden kaynaklanıyor.Hic bir artısı olmayan insanların pek çok alanda kendini gizlediği,toplumdan dışlandığı, içine kapandığı hatta depresyona girdiği bu durumu neden yaşamak istesinler ki?

İşte asıl soru bu. Çözüm bulunması gereken konu bu. Bu konuda ben Dr. Anna Erdoğan’ın kitaplarını okumanızı ve you tube videolarını izlemenizi tavsiye ediyorum.

Lgbt ne demektir? Cinsel arzular ve isteklerin farklı olması demektir.Cinsellik hayatın olmazsa olmazıdır. Yaşamın temel  ihtiyaçlarındandır. Toplumumuzda ne kadar hor görülse de kendinizin farklı yoneliminiz olduğunu fark ettinizde bunu söylemekten çekinmeyin. Çünkü gizlemek kendini kandırmaktan başka birşey değildir.Yardim almaktan korkmayın.Bu kendi kendinize halledeceğiz bir davranis değil.Heleki bu yönelimi birde deneyimlediyseniz vazgeçmemiz zor olacaktır.Ama imkansız değil.

Cinsel yönelim deyince homoseksüellik(aynı cins),heteroseksüellik (karşı cins) ve biseksuellik (her ikisiyle de) olan cinsel münasebetler akla gelir.Ve günümüzde hepsi “özgür ” olmalıdır. Fakat başka cinsel yönelimler de vardır; ensest ilişki, pedofili hatta hayvanlara tecavüz.Ne kadar iğrenç değil mi? Bunları dile getirmesi. Nedense bundan iğreniyoruz ama gay ve lezbiyen deyince hatta biseksuel olgunlukla karşılaşmamız isteniyor.Cinsiyette biyolojik bir sorun yoksa. Nefsi duyguların ve dürtülerin yönlendirmesiyle hareket etmek 3. bir cinsiyetten ziyade nefsi tatmin etmek için yapılan normal olmayan eylemleri.Buna da sapkınlıktan başka birşey denemez. Şimdi diyeceksiniz ki escinsellikle karşılıklı kabul var zorla kimse birşey yapmıyor.Sevgili arkadaşlar bazı ülkelerde bu durum öyle bir hal aldı ki artık çocukları bile cinsetsiz yetiştirip büyüyünce karar vermesi yönünde yetiştiren ebeveynler, lgbt örgütünün propagandasını kullanılan çocuklar, toplu tuvaletlerde bile cinsiyetsiz amblemler ve daha neler neler.Bu sadece masumca bir durum değil.Kimsenin özelinde ne yaşadığı kimseyi ilgilendirmez. Ama bu örgütün açık açık toplumun temeline dinamit koymaya çalıştığı ortadadır. Bu oyunlara gelmeyelim.Hayat yaşamaya değer ama kimsenin sizi kullanmasına ve duygularınız üzerinden pirim yapmasına  izin vermeyin.

Blog

EŞCİNSELLİK VE DOĞUŞTAN / SONRADAN KAVRAMLARI

Blog

EŞCİNSELLİK VE DOĞUŞTAN / SONRADAN KAVRAMLARI

Yazar

Ümmühan DEMİRDAĞ

EŞCİNSELLİK VE DOĞUŞTAN / SONRADAN KAVRAMLARI

Sevgili Gençler;

Hayatta “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” sorusuna muhatap olduğumuz kadar şu soruyu önce kendimize yöneltelim.

“İnsan gelişiminde genetik mi daha çok etkili yoksa çevre mi?”

Siz düşünekoyun ben şurada konuşayım.

İkisini birbirinden ayırmamız oldukça güç. Hangi kaynağı okursanız okuyun, hangi kuramın hangi savını kafanızın içinde yazıp çizerseniz çizin, son yapılan araştırmalarla her iki kavramın da birbirinden etkilendiğini göreceksiniz. En baştaki sorgumuz kadar çift taraflı etkileşimde olan bu iki kavram çıkıyor karşımıza. O zaman sizi biraz daha düşünmeye sevk edelim. Peki homoseksüellik doğuştan mıdır yoksa sonradan dış faktörlerle mi oluşur? (Buraya kadarki kısımda verilen örneklerde geçen kavramlar arasındaki karşılıklı etkileşime dikkat çektikten sonra, son soruyla homoseksüellik kavramının hem doğuştan hem sonradan olacağını ima etmiş oluyoruz. Vermek istediğimiz mesaj bu mudur?)

Muhatabımızın insan olduğunu düşünürsek ve konumuzun da insan gelişimde bir alt başlık olduğunu varsayarsak; gelişimi etkileyen en önemli iki kavram arasında konumuzu değerlendirmemiz gerekir.

Gelişimi etkileyen iki unsurun da eşcinsellik üzerinde etkisini görüyoruz. “Nasıl yani?”

Sorunuza hemen cevap veriyorum. En yakından tanıdığınız insanların mizaçlarını düş dünyamızdan hızlıca geçirelim. Kimisine çok nahif, çok düşünceli, çok empatik vs…kimisine ise anında öfkelenen, tezcanlı, kaba gibi sıfatları vererek kategorize ettiğinizi duyar gibiyim.

İnsanoğlu belirsizliği sevmez, netlik her zaman güven verir. O yüzdendir ki hemen kategorilere başvurur ve hayatı daha da kolaylaştırır. Yukarıda yaptığımız kategoriyi de genellikle kadın/erkek diye ayırırız. Toplumsal stigma olarak karşımıza hemen böyle bir kategorize çıkar. Genelde ince düşünceli empatik kesimin kadınlar olduğu konusunda, erkeklerin ise diğer kategoriye sığdırmak gibi yanlışa düşeriz. Ya da erkek çocuklarının kılıç-kalkan, şövalye, hırsız-polis oyununu beklerken kız çocuklarının evcilik, el işi becerilerini destekleyen oyunları oynamasını bekleriz. Peki ya toplumsal stigmamıza ters düşen çocuklar ya da gençler için nasıl kategori yapacağız? İşte tam da bu konuda karşımıza üçüncü bir kategori çıkıyor: Eşcinseller

(Stigma, olumsuz damgalama, yaftalama, belli bir olumsuz tutum ve davranışla ilgili kişiyi kategorize etme gibi anlamları olan bir kelimedir. Burada kullandığımız takdirde Eşcinsellere “eşcinsel” denmesinin bir yaftalama olduğunu kendi ağzımızla dile getirmiş olduğumuzu, hatta “kadın-erkek”  şeklinde yanlış bir kategorize olduğunu söylemiş oluyoruz.)

Peki, bir diğer soru hiçbir dinin desteklemediği, aile neslini tehlikeye atan ve insanın fıtratına, sağlığına ters düşen bu kategoriye gerçekten ihtiyaç var mı? Ya da bu kategori niçin ortaya atıldı, nasıl benimsetildi?

Öncelikle en baştaki iki kavramımıza geri dönelim. İşe insan sağlığına, fıtratına, değerlerine ters düşen bu kategoriyi reddederek başlayalım.

(Reddetmek, yazının sonunda çıkan bir anlam olmalı. Ya da yazının sonunda zikredilmeli. Aksi halde devamının okunması düşük ihtimal)

İlk kavramımız genler yahut genlerden gelen karakter ve kişilik özellikleri, ya da olup bitene verdiğimiz tepkiler… Literatürde bunun adı “mizaç”, İslam dininde “fıtrat”, astrolojide ise “burçlar” vs…

Olaya nasıl baktığımız, onu nasıl isimlendirdiğimiz ve kategorize ettiğimiz önemli.

Bir erkek sanat, şiir, edebiyat gibi alanlarla ilgilenen, öz bakımına çokça dikkat eden ince ruhlu biri olabilir. Bu onun mizacıdır, fıtratıdır. Değişmez olan ögedir.

Şimdi mizaç kavramının yanından ayırmadığımız çevre faktörüne yani toplumsal tepkilerimize de bakalım.

Aklınızda verdiğim kişilik özelliklerini barındıran erkek örneğini okurken ne canlandı?

Genel varoluş algısına ters düşen bu “özel” kişileri hemen kategorize ederek dışladınız, ötekileştirdiniz, alaya aldınız belki.

Güç ve rekabet gücünün, başta ABD olmak üzere, tüm dünyada ağırlığının arttığı bir sosyolojik ortamda bu durumun örnekleri sizce de artmaz mı? İzlediğiniz, başta Hollywood, Netflix, Disney gibi dijital mecralardaki filmleri bir de bu açıdan sorgulayın. Mesela kadınların güçlü olması algısının resmen can çekişerek, kendine eziyet ederek sunulduğu bir dünyada, “ince ruhlu” erkekler nasıl barınsın? Barınamadığı için bu “özel” kişiler kendilerine göre bir kategori arıyor olabilir mi?

Çevresel algının en temeli anne baba ilişkilerinden başlar. Anaokul, ilkokul ve yakın çevrede devam eder. “Niçin?” ve “Nasıl?” sorularına birlikte cevap verdikten sonra eğer insan olmaya kararlıysak, gittikçe daha fazla empati sahibi olup üçüncü kategoriye yer olmadığını, cinsiyetinin kadın/erkek olduğunu ifade edebiliriz. Fıtrat olarak güzelliklere yahut iyiliklere daha çok eğilimli olduğunu da farkettirip kendi varoluşsal süreçlerinde onlara yardımcı olabilecek faaliyetlere (edebiyat, sanat, estetik, mûsiki…) yönlendirebiliriz. Sözüm ona güç/rekabet toplumların varlığını hissettiğimiz “sözde medeniyet” içinde, gittikçe daha da yabancılaştıklarını düşünebilir, kendi bedenlerine niçin yabancılaştıklarını anlayabiliriz. Kadınsı/ erkeksi yönlerinin birbiriyle fıtrat üzerinde buluşturmaları ve iki yönün bir bedende birbiriyle savaşmaktan ziyade barışmasını sağlamak için terapiye yönlendirebilirsiniz.

Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere….

Blog

“Ben eşcinselim, kitabın beni sevmiyor, sevilmediğim bir dine neden inanayım ki?”​

“Ben eşcinselim, kitabın beni sevmiyor, sevilmediğim bir dine neden inanayım ki?”​

Yazar

Esra SÖNMEZ

“Ben eşcinselim, kitabın beni sevmiyor, sevilmediğim bir dine neden inanayım ki?”​

Sen de benim gibisin demek.

Ben de senin gibiyim.

Aslında tüm insanlar gibiyiz ikimiz. Herkes sevilmek ister değil mi? 

Hem de olduğu hâliyle. Her kimse ve her nasılsa. Bu duygusal bir istektir bizler için.

Şimdi gerçekçi olalım. Hatalarımızı yüzümüze söyleyenler mi bizi gerçekten sevebilir, yoksa hatalarımızı gördüğü halde hiç bundan söz etmeyenler mi?

‘Hata yapma’ fikri her ne kadar kulağa hoş gelmese de, hata yapmak insan içindir. Hatta erdemli olmaya giden yolun ilk taşıdır desem… 

Nasıl olur bu? 

Şöyle ki; her insan hata yapar ancak saptığı yanlış yolun bir yerinde hatasını mutlaka farkeder. Üstünü kapatıp bu konuda inat ve ısrar etmek yerine, pişmanlık duymaya başlarsa, işte orada yol çatallaşır ve erdeme uzanan bir patika açılır. 

Şüphesiz bu yola girebilmek için ilk adım zordur. 

Yanlışlarınla yüzleşmek ve hatalarını düzeltmen gerekir ki bunlar zordur.

Sancılı olur bu süreçler. 

Misal, bir tırtılın evrimindeki en büyük eşik kozasını yırtabilmesidir. ‘Ben zaten kelebeğim’ diyerek kendini kandırırsa ya da kandıran seslere meylederse işi daha da zorlaşır! 

Fakat önündeki engeli aşıp etrafını saran, görüşünü kısıtlayan kozayı yırtabilirse kurtuluş olur. Bu belki de acılı bir süreçtir onun için, fakat uçması buna bağlıdır.

Yaptığımız yanlışlar, işlediğimiz günahlar tıpkı koza misali bizim görüşümüzü engeller. Biz bu kozanın içindeyken ihtiyaç duyduğumuz şey “evet sen zaten kelebeksin” diyen yalancı ses değil, “bu kozayı yırtabilirsen kelebek olacaksın” diyen hakikatin sesidir aslında. 

İşte tam da bu sebeplerden ben sevgiden önce hep doğruyu ararım. Bana gerçekleri söyleyene dönüp bakarım. Benim kitabım, aslında senin de kitabın, bizlere dünya hayatında sıklıkla yapılan hataları söyleyerek seni, beni değil, davranışlarımızı eleştirir. Bu suretle doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt ettirir. Bireysel farkındalıklar oluşturur. Kendi benliğimizi bize tanıtır. Duygusal bir yaklaşımla hatalarını örtbas eden değil, bu dünyaya ve sonsuzluk alemine iyi insanlar yetiştirir. 

Bu bir terbiye etme biçimidir. 

Terbiye etmek en alâ yaratıcımıza yaraşır. Bu sebepten O Rabb’dir. 

Benim Rabbim, senin Rabbin, alemlerin ve alemlerdeki her şeyin Rabbi… Bizlere olan sevgisini iyiyi ve kötüyü; doğruyu ve yanlışı anlatarak göstermiş olur.

İşte gerçek sevgi buradadır! Sevdiğine doğru yolu gösterendedir; hatalara düşmesin diye uyarandadır; hata yaptın diye üstünü çizende değil, ‘kapı açık tövbe et ve gel’ diyendedir. 

Bizim kitabımız, bizim Rabbimiz, bizleri en çok seven bizlere en çok şefkat besleyendir. 

Bu yüzden gerçekten sevildiğin yere doğru gelmekten sakın korkma. 

O’ndan başka ve O’na karşı bir hayat içinde mutlu olamazsın; bunu da sakın unutma! 

“Ey kendileri aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”

Zümer suresi, 53.ayet