30Mar2025

Aslını bilmeyen neslini ihya edemez

Cinsel Yönelim Sorunu

Yazar

Av. Fatma ABA HARMANCI

Cinsel Yönelim Sorunu

‘CİNSEL YÖNELİM SORUNU’NU KİŞİSEL HAK VE ÖZGÜRLÜK OLARAK DAYATAN LOBİLERE KARŞI HUKUKSAL ZEMİNDE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

 

Zor bir çağda olduğumuzu kabul edelim. Şimdi bu çağın adeta vebası olarak karşımıza çıkan ve her fırsatta neslimizi tehdit eden bir konuyu ele almak istiyorum: ‘Cinsel Kimlik Karmaşası Sorunu’nu… 

Ülkemizde cinsel kimlik karmaşası meselesinde pek çok sorunla karşı karşıya kalıyoruz. En büyük sorunumuz ise cinsel kimlik karmaşası yaşayan bireyleri, zihinsel ve ruhsal olarak tedavi edecek, onlara destek verecek nitelikli psikolog, psikiyatrist, aile danışmanı gibi meslek gruplarının sayıca az olmasıdır. Karşımıza çıkan diğer önemli bir sorun da cinsel kimlik karmaşası yaşayan birey veya ailelerinin hukuksal zeminde verdikleri mücadelenin çoğunlukla bir karşılılık bulamamasıdır. Çünkü Türkiye’deki pek çok hukukçu, Anayasal bir dayanağı olmadığı halde bu meseleyi ‘kişisel hak ve özgürlükler’ kapsamında ele alarak bu durumu adeta normalleştirir. Cinsel kimlik karmaşası sorununa bir mağduriyet olarak bakmaz. Başlıca sebebini bu alandaki çeşitli yasal boşluklar oluşturur. Diğer sebebini de cinsel yönelimleri, kişisel bir hak ve özgürlük gibi dayatan LOBİLERİN dünya çapındaki aktif faaliyetleri ve bu LOBİLERİN ülkemizde de ciddi olarak desteklenmesi oluşturur.

Peki bu konudan mustarip binlerce çocuğun, gencin, ailenin, eğitimcinin olduğu bir dönemde, bizler hukuksal zeminde nasıl mücadele edebiliriz? Bizlere birer dayatma olarak sunulan bu durumun gerçekten hukuksal düzlemde bir mücadele karşılığı var mı? İşte cevabı…               

Bilindiği gibi farklı cinsel yönelimleri normalleştiren ve bunun bir tercih olduğunu savunan lobilerin asıl hedef kitlesi çocuklar ve gençlerdir. Bu sebeple bu lobiler, çalışmalarını çocuklar ve gençler üzerinde yoğunlaştırıp gelecek kuşakları daha kolay etkilemeyi hedeflemektedirler. Toplumun büyük bir kesimi bu söylemlerimi çok ütopik görebilir. Fakat artık onları ikna etmekle uğraşacak zamanım yok. Çaba göstereceğim tek husus benim gibi bu davayı özümseyen kardeşlerimle mücadele etmektir. Nasibi olan bu onurlu yolda ben ve benim gibilerle yürüyecektir. 

Genel olarak anlaşılması gereken en temel mesele şudur; bize verilmiş bir haktan bahsedebilmek için öncelikle bu hakkın yasalarla düzenlenmiş olması gerekir. Eğer yasalarda yoksa bu hakkın mensubu olduğumuz din, örf, adetlerce ortaya çıkmış; toplumca benimsenmiş bir hak olması gerekir. Hem yasal zemini olmayan hem de din, örf, adetlerde yer almayan haklar, belli birtakım sorunların yaşanmasına sebep olur. Yani bir taraftan hak olduğu iddia edilir, diğer taraftan da suç olduğu kabul edilirse bu defa yasa koyucuların bu karmaşaya çözüm bulması zorlaşır. Günümüzde, cinsel yönelimlerin birer hak olduğunu savunan lobiler, yasalarda herhangi bir sınırlama ve yasaklama olmadığı için, neslimizi tehdit eden ideoloji ve faaliyetlerini istedikleri gibi hayata geçirebilmektedir. Savundukları fikirler ile yaptıkları eylemler, topluma yerleşmiş din, örf ve âdetlerce kabul görmediğinden tepkiler de buna bağlı olarak her geçen gün artmaktadır. Bu lobiler, belirli günlerde, birçok şehirde onur yürüyüşü adı altında yürüyüşler düzenlemiş, toplumun bu yönde dikkatini çekerek kabul görme çabasına girmiştir. Tabi bazı vicdanlı ve duyarlı valiler, bu tarz yürüyüşleri toplumun ahlak ve dini normlarına aykırı gördükleri için iptal etmiştir. Ancak bu lobiler, tepkilere rağmen ısrarla varlığını sürdürmeye ve birçok alanda kendini göstermeye devam etmiştir. 

Bahsi geçen ve hemen herkesin bildiği bu lobiler, gösterilen ciddi tepkilere rağmen kendilerini rahatça ifade ettiği bu özgürlük alanına nasıl kavuştu?

Bu yapılanmaların yasal zemine dayanmaya çalışması ve kolay bir şekilde örgütlenmesi, İstanbul Sözleşmesi’nin (sözleşme, İstanbul’da yapıldığı için bu ismi almıştır. Asıl adı, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir) kabulüyle başlamıştır. Kendilerine yasal dayanak buldukları İstanbul Sözleşmesi’nin 4.maddesinde, temel haklar şu şekilde sıralanmıştır;

‘’…Taraflar bu sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelimtoplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.’’

Türkiye, 11 Mayıs 2011’de sözleşmeyi ilk imzalayan ve 24 Kasım 2011’de parlamentosunda onaylayan ilk ülke olmuştur. Onay belgesi 14 Mart 2012 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine iletilmiştir. Ancak bu sözleşme, bahsi geçen lobilere tanıdığı sınırsız özgürlük dolaysıyla toplumdaki duyarlı pek çok insanın tepkisini çekmiş, sözleşmeden vazgeçilmesi için ciddi bir mücadele yürütülmüştür. Neyse ki bu mücadele meyvelerini vermiş; 20 Mart 2021’de, Resmî Gazete’de yayımlanan 3718 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararı sonrasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sözleşmenin feshedilmesine karar verilmiştir. Bu bağlamda Türkiye, 1 Temmuz 2021 tarihi itibariyle sözleşmeden resmen çekilmiştir.

Cinsel yönelimleri temel hak olarak yasal bir zemine oturtmaya çalışanlar, yine İstanbul Sözleşmesi’nin ardına saklanarak bazı kanun maddelerini de kullanmışlardır. Anayasa’da yer alan “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” 90. Madde gereği, cinsel yönelim tercihi, İstanbul Sözleşmesi dayanak gösterilerek temel bir hak ve özgürlük olarak kabul edilmiş ve büyük bir hak üstünlüğü olarak görülmüştür. Ayrıca meclis 6284 sayılı yasayı da düzenleyerek bu sözleşmenin uygulama alanını kolaylaştırmıştır. Ancak büyük tepkilerin ardından, 1 Temmuz 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme gerçekleşince, bu anayasal zemin de çökmüştür. Her ne kadar bu sözleşmeden çekilsek de toplumun belli bir kesimi, “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” sloganlarıyla sözleşmenin varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Hatta bazı Barolar bu alanda komisyonlar kurmuş, sözleşmenin yeniden hayata geçirilmesi için çalışmalar başlatmıştır. 

Peki yürürlükten kaldırılmış bir sözleşmenin varlığı neden bu kadar önemli olabilir? Bundan kimler yarar sağlar? 

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye başta kadın toplulukları tepki göstermiş; gerekçe olarak da kadın cinayetlerinin önüne ancak bu sözleşmeyle geçilebileceği öne sürülmüştür. Çünkü İstanbul Sözleşmesi, özünde toplumsal cinsiyet eşitliği ile cinsel yönelim ve tercihlere saygıyı dayatan bir yapıda olsa da görünürde ‘kadına şiddete karşı mücadele’ kılıfına büründürülmüş bir sözleşmedir. Oysa istatistiklere bakıldığında, 2011- 2020 tarihleri arasında, yani İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükte olduğu tarihlerde, kadın cinayetlerinde büyük bir artış olduğu görülür. O halde bu sözleşmenin, kadına şiddetle etkin bir mücadele aracı olduğu tezi bir çöpten ibarettir. Bu sözleşmenin iptaline karşı çıkanların bir diğer çoğunluğunu ise toplumsal cinsiyet eşitliğini savunanlar oluşturur. Onlara göre nedir bu toplumsal cinsiyet eşitliği? Toplumsal cinsiyet eşitliğini kendilerince şu şekilde tanımlarlar:

‘Doğuştan gelmez, öğrenilir. Temelleri biyolojik farklara dayanmaz.

Toplumsal cinsiyet herhangi bir biyolojik temele dayanmaksızın kadınlara ve erkeklere atfedilen görev, sorumluluk, yetenek ve davranışlarına dair beklentiler ve inançlardır.

Kültür, sosyoekonomik faktörler, eğitim, inanç, etnik faktörler; içinde yaşanılan zaman ve coğrafya tarafından şekillenir. Çocuklukta öğrenilmeye başlanır. Toplum tarafından pekiştirilir.

Evrensel değildir. En önemlisi, değiştirilebilirdir.’

Bu tanımlama elbette cinsel yönelimlerin birer tercih olduğunu savunan lobilerinin önündeki engelleri kaldırarak, onlara faaliyetlerini uygulamada ve sapkın ideolojilerini yaymada bir alan sağlayacaktır. Zaten sözleşmede de farklı cinsel yönelimleri olan kişilerin haklarını korumayı hedeflediklerini açıkça belirtmişlerdir. Eğer bu sözleşme varlığını sürdürmüş olsaydı, bugün yaptırım hükümlerinde güncellemelere gidilecek ve henüz reşit olmayan çocukların cinsel kimlik karmaşası yaşaması durumunda, çocuğun devlet eliyle anne-babadan velayet hakları alınıp yine devlet eliyle cinsiyeti değiştirilecekti.  Sonrasında uygun görülecek bir aileye verilecekti. Tabi koruma altına alacak ailenin de eşcinsel bir aile olmayacağının garantisini vermek güç olacaktı

Özetle bu sözleşmelerin yapılması, aile yapılanmasını güçlendirmek için değil, aksine toplumsal düzeni yerle bir edecek cinsiyetsizlik projelerinin hayata geçirilmesi içindir. Bu şekilde aile yapısını yerle bir etmek, cinsiyetsiz; dolayısıyla etkisiz bir toplum oluşturmak hedeflenmektedir. 

 

CİNSEL YÖNELİM KARMAŞASI YAŞAYAN BİREYLER VE AİLELERİNE HANGİ YASA MADDESİ YARDIMCI OLUR?

Şimdi de Anayasa’nın 41. Maddesine bir göz atalım. Bu madde, “Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları” başlığıyla şu şekilde düzenlenmiştir;

 “…Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.

Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.

Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”

Bu düzenlemeye göre “çocuğun üstün yararı, çocuğun istismarı, çocuğun şiddete uğraması” aynı zamanda anayasal bir tabirdir. Ülkemizde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bu kapsamdaki görevli bakanlık olduğu için herhangi olumsuz bir durumda, doğrudan bu bakanlığa bildirimde bulunulmalıdır. Yine bu maddeye göre, “çocuğun istismara uğraması, şiddete maruz kalması” şeklinde gerekçelerle çocuğun ruhsal ve manevi gelişimine aykırılık teşkil eden cinsiyet değiştirme, farklı bir cinsel yönelime teşvik gibi faaliyet ve dayatmalar durdurulabilir.

Anayasa’da var olan bu maddeler, çocuğun üstün yararını koruma altına alır. Bu maddelere dayanarak hiç kimse (buna doktor, psikiyatr, psikologlar da dahil), çocukların eşcinsel ya da cinsiyeti değiştirilmiş bireyler olarak, ruhsal ve zihinsel gelişimini sağlıklı bir şekilde tamamlamasının mümkün olduğunu iddia edemez. Örneğin bu alanda bazı psikiyatrlar, ‘çocuğun cinsiyet değiştirebileceğine’ dair görüş bildirdiklerinde, hemen yukarıda saydığımız Anayasa maddeleri hükmünce bu karar durdurulabilir. Elbette alanında uzman psikiyatrlar, cinsiyet değiştirmenin çocuğun zihinsel, ruhsal ve beden gelişimine uygun olmadığını, bu yönelimin belirli lobiler tarafından bir dayatma olarak kullanıldığının farkındadırlar. Hatta çözümün ameliyatla değil, psikolojik destekle olduğunu savunurlar. 

Bizler hukukçu kimliğimizle çeşitli lobilerin farklı cinsel yönelim/eşcinsellik gibi faaliyet ve propagandalarının, devlet eliyle durdurulacağı güne kadar tepkimizi net bir şekilde ortaya koymalıyız. Aileler olarak bu duruma şahit olduğumuzda ise mutlaka ilgili mercileri durumdan haberdar etmeliyiz. Unutmayalım ki, her zorluğun ardından bir kolaylık gelecektir. Her birimizin nesli korumak için vermiş olduğu gayret ve çaba olumlu sonuçlar doğuracaktır. Sevgi ve dua ile…

Av. Fatma ABA HARMANCI