EŞCİNSELLİK VE DOĞUŞTAN / SONRADAN KAVRAMLARI
EŞCİNSELLİK VE DOĞUŞTAN / SONRADAN KAVRAMLARI
Yazar
Ümmühan DEMİRDAĞ
EŞCİNSELLİK VE DOĞUŞTAN / SONRADAN KAVRAMLARI
Sevgili Gençler;
Hayatta “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” sorusuna muhatap olduğumuz kadar şu soruyu önce kendimize yöneltelim.
“İnsan gelişiminde genetik mi daha çok etkili yoksa çevre mi?”
Siz düşünekoyun ben şurada konuşayım.
İkisini birbirinden ayırmamız oldukça güç. Hangi kaynağı okursanız okuyun, hangi kuramın hangi savını kafanızın içinde yazıp çizerseniz çizin, son yapılan araştırmalarla her iki kavramın da birbirinden etkilendiğini göreceksiniz. En baştaki sorgumuz kadar çift taraflı etkileşimde olan bu iki kavram çıkıyor karşımıza. O zaman sizi biraz daha düşünmeye sevk edelim. Peki homoseksüellik doğuştan mıdır yoksa sonradan dış faktörlerle mi oluşur? (Buraya kadarki kısımda verilen örneklerde geçen kavramlar arasındaki karşılıklı etkileşime dikkat çektikten sonra, son soruyla homoseksüellik kavramının hem doğuştan hem sonradan olacağını ima etmiş oluyoruz. Vermek istediğimiz mesaj bu mudur?)
Muhatabımızın insan olduğunu düşünürsek ve konumuzun da insan gelişimde bir alt başlık olduğunu varsayarsak; gelişimi etkileyen en önemli iki kavram arasında konumuzu değerlendirmemiz gerekir.
Gelişimi etkileyen iki unsurun da eşcinsellik üzerinde etkisini görüyoruz. “Nasıl yani?”
Sorunuza hemen cevap veriyorum. En yakından tanıdığınız insanların mizaçlarını düş dünyamızdan hızlıca geçirelim. Kimisine çok nahif, çok düşünceli, çok empatik vs…kimisine ise anında öfkelenen, tezcanlı, kaba gibi sıfatları vererek kategorize ettiğinizi duyar gibiyim.
İnsanoğlu belirsizliği sevmez, netlik her zaman güven verir. O yüzdendir ki hemen kategorilere başvurur ve hayatı daha da kolaylaştırır. Yukarıda yaptığımız kategoriyi de genellikle kadın/erkek diye ayırırız. Toplumsal stigma olarak karşımıza hemen böyle bir kategorize çıkar. Genelde ince düşünceli empatik kesimin kadınlar olduğu konusunda, erkeklerin ise diğer kategoriye sığdırmak gibi yanlışa düşeriz. Ya da erkek çocuklarının kılıç-kalkan, şövalye, hırsız-polis oyununu beklerken kız çocuklarının evcilik, el işi becerilerini destekleyen oyunları oynamasını bekleriz. Peki ya toplumsal stigmamıza ters düşen çocuklar ya da gençler için nasıl kategori yapacağız? İşte tam da bu konuda karşımıza üçüncü bir kategori çıkıyor: Eşcinseller
(Stigma, olumsuz damgalama, yaftalama, belli bir olumsuz tutum ve davranışla ilgili kişiyi kategorize etme gibi anlamları olan bir kelimedir. Burada kullandığımız takdirde Eşcinsellere “eşcinsel” denmesinin bir yaftalama olduğunu kendi ağzımızla dile getirmiş olduğumuzu, hatta “kadın-erkek” şeklinde yanlış bir kategorize olduğunu söylemiş oluyoruz.)
Peki, bir diğer soru hiçbir dinin desteklemediği, aile neslini tehlikeye atan ve insanın fıtratına, sağlığına ters düşen bu kategoriye gerçekten ihtiyaç var mı? Ya da bu kategori niçin ortaya atıldı, nasıl benimsetildi?
Öncelikle en baştaki iki kavramımıza geri dönelim. İşe insan sağlığına, fıtratına, değerlerine ters düşen bu kategoriyi reddederek başlayalım.
(Reddetmek, yazının sonunda çıkan bir anlam olmalı. Ya da yazının sonunda zikredilmeli. Aksi halde devamının okunması düşük ihtimal)
İlk kavramımız genler yahut genlerden gelen karakter ve kişilik özellikleri, ya da olup bitene verdiğimiz tepkiler… Literatürde bunun adı “mizaç”, İslam dininde “fıtrat”, astrolojide ise “burçlar” vs…
Olaya nasıl baktığımız, onu nasıl isimlendirdiğimiz ve kategorize ettiğimiz önemli.
Bir erkek sanat, şiir, edebiyat gibi alanlarla ilgilenen, öz bakımına çokça dikkat eden ince ruhlu biri olabilir. Bu onun mizacıdır, fıtratıdır. Değişmez olan ögedir.
Şimdi mizaç kavramının yanından ayırmadığımız çevre faktörüne yani toplumsal tepkilerimize de bakalım.
Aklınızda verdiğim kişilik özelliklerini barındıran erkek örneğini okurken ne canlandı?
Genel varoluş algısına ters düşen bu “özel” kişileri hemen kategorize ederek dışladınız, ötekileştirdiniz, alaya aldınız belki.
Güç ve rekabet gücünün, başta ABD olmak üzere, tüm dünyada ağırlığının arttığı bir sosyolojik ortamda bu durumun örnekleri sizce de artmaz mı? İzlediğiniz, başta Hollywood, Netflix, Disney gibi dijital mecralardaki filmleri bir de bu açıdan sorgulayın. Mesela kadınların güçlü olması algısının resmen can çekişerek, kendine eziyet ederek sunulduğu bir dünyada, “ince ruhlu” erkekler nasıl barınsın? Barınamadığı için bu “özel” kişiler kendilerine göre bir kategori arıyor olabilir mi?
Çevresel algının en temeli anne baba ilişkilerinden başlar. Anaokul, ilkokul ve yakın çevrede devam eder. “Niçin?” ve “Nasıl?” sorularına birlikte cevap verdikten sonra eğer insan olmaya kararlıysak, gittikçe daha fazla empati sahibi olup üçüncü kategoriye yer olmadığını, cinsiyetinin kadın/erkek olduğunu ifade edebiliriz. Fıtrat olarak güzelliklere yahut iyiliklere daha çok eğilimli olduğunu da farkettirip kendi varoluşsal süreçlerinde onlara yardımcı olabilecek faaliyetlere (edebiyat, sanat, estetik, mûsiki…) yönlendirebiliriz. Sözüm ona güç/rekabet toplumların varlığını hissettiğimiz “sözde medeniyet” içinde, gittikçe daha da yabancılaştıklarını düşünebilir, kendi bedenlerine niçin yabancılaştıklarını anlayabiliriz. Kadınsı/ erkeksi yönlerinin birbiriyle fıtrat üzerinde buluşturmaları ve iki yönün bir bedende birbiriyle savaşmaktan ziyade barışmasını sağlamak için terapiye yönlendirebilirsiniz.
Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere….
Yazar
